the universe is made of stories, not of atoms.-muriel rukeyser
Sunday, March 11, 2012
Non parlo italiano
İlk İtalya yazımda da yazmıştım ya keşke biri çıksa da bu insanlara herkesin onların dilini konuşmadığını, anlamadığını söylese diye... Bu dileğimin kapsamını biraz daha genişletmek istiyorum, keşke biri çıksa da bu insanlara yavaş yavaş, tane tane konuşuyor olsalar da dünyanın kalanının onların dillerini anlamadığını söylese diyorum. Çünkü ev sahipleri, emlakçılar, sokaktaki insanlar yani herkes bizimle İtalyanca konuşmaya çalışıyor. İngilizce bilmedikleri için "I don't know Italian" onlar için bir anlam ifade etmiyor. Biz de "Non parlo Italiano" diyoruz, duruyorlar, 2 saniye için düşünüyorlar ve "Hmm" diyip daha yavaş İtalyanca konuşmaya başlıyorlar. Biz de nasıl yabancılara sağır muamelesi yapıp yüksek sesle konuşunca anlamalarını bekliyorlarsa burda da yavaş konuşunca anlayabileceğimizi düşünüyorlar. Ah şu İtalyanlar...
Saturday, March 10, 2012
Bir Napolitanla Napoli'de bir gün
Bir şehrin en iyi rehberi o şehrin yerel insanıdır. Rehberler ancak ana caddedeki restoranları önerebilecekken, o şehrin yerel insanı ara sokaklarda neler olduğunu da bilir. Biz de bugün dünya tatlısı bir Napoliliyle, Davide'yle, gezdik Napoli'yi. Bu şehirdeki her yeri görmüşüzdür artık derken, bizi öyle yerlere götürdü ki, kendimizden geçtik, bir kere daha.
Napoli sokaklarında dolaştık önce, daha önceden ev aramak için koşturarak geçtiğimiz sokaklara gittik tekrar. Via Tribunali'den başladık. Gay-Odin diye bir dükkan gösterdi, "en iyi çikolata burda yenir." dedi ve sonra bir yanlış anlaşılma olmasın diye düzeltti "Napoli'deki değil, dünyadaki en iyi çikolata." Her türlü çikolatayla yapılmış dondurmayı da burda bulabilirsiniz." dedi. O dükkana gideceğim, herşeyden deneyeceğim ve fotoğraf çekeceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum.
Via Tribunali'den Via San Gregorio Armeno'ya saptık.
Bu sokakta İsa'nın doğumunu anlatan biblolar (presepi) var.

Önce İsa'nın doğumunu yapanlar zamanla ünlü insanları da yapmaya başlamışlar. "Burda bir biblon varsa gerçekten ünlüsün demektir." dedi Davide. Papa ve Lady Gaga'nın bibloları aynı rafta duruyordu.
Bir de bize çok yabancı biri vardı, Puiecenella. Zamanında her şehrin bir komedi tiyatrosu varmış ve her tiyatronun da kendine ait bir karakteri. Puiecenella da Napoli'nin karakteri...
Yolda yürürken Davide'ye Napolililer hakkında duyduğum bir efsaneyi sordum. "Napolililerin korktuğu iki şey vardır, biri futbol takımının yenilmesi diğeri de Vezüv'ün patlaması." Güldü "Vezüv yıllardır patlamadığına göre ilki daha korkutucu." dedi.
Napoli'ye özgü klişelerden de konuştuk. Kötü şeyin ünlenmesi ne kadar da kolay. Herkes bu şehir hakkında konuşurken çöplerden ve hırsızlıklardan bahsediyor. Kimse de çıkıp bu şehir Avrupa'nın en büyük tarihi alanına (historical centre) sahip demiyor.
Ama haksızlık etmeyeyim, pizzanın ve makarnanın ünü tüm dünyaya yayılmış. Davide tekrar doğru bilinen bir yanlışı düzeltti. "Pizza İtalya'ya ait bir yemek değil, Napoli'ye ait." dedi. Sonra bizi çok ünlü bir makarnacıya götürdü.
Trattoria Nennella. Sokak arasındaki bu restoran çok meşhur ve çok kalabalık. İnsanlar sıraya girip uzun süre bekliyorlar.

Bu restoran garsonlarının müşterilere olan kaba tavrıyla meşhurmuş. Garsonlar müşterilere küfredermiş, susadıklarındaysa müşterilerin suyunu alıp içerlermiş. Ama yine de kimse bu mekandan vazgeçemezmiş çünkü çok ucuza çok kaliteli yemekleri varmış. -mişli geçmiş zaman kullanarak anlatıyorum çünkü bu sırayı beklemek istemedik, nasıl olsa daha çok zamanımız var yine geliriz dedik ve başka salaş bir restorana gittik. Şunu iddia ediyorum ki bugüne kadar yediğiniz şey pizza değil! Orjinal pizza için Napoli'ye gelmeniz gerek!
Napoli, özgürlüğümün başkenti, seni her gün daha çok seviyorum.
Napoli sokaklarında dolaştık önce, daha önceden ev aramak için koşturarak geçtiğimiz sokaklara gittik tekrar. Via Tribunali'den başladık. Gay-Odin diye bir dükkan gösterdi, "en iyi çikolata burda yenir." dedi ve sonra bir yanlış anlaşılma olmasın diye düzeltti "Napoli'deki değil, dünyadaki en iyi çikolata." Her türlü çikolatayla yapılmış dondurmayı da burda bulabilirsiniz." dedi. O dükkana gideceğim, herşeyden deneyeceğim ve fotoğraf çekeceğim günü sabırsızlıkla bekliyorum.
Via Tribunali'den Via San Gregorio Armeno'ya saptık.
Bu sokakta İsa'nın doğumunu anlatan biblolar (presepi) var.
Önce İsa'nın doğumunu yapanlar zamanla ünlü insanları da yapmaya başlamışlar. "Burda bir biblon varsa gerçekten ünlüsün demektir." dedi Davide. Papa ve Lady Gaga'nın bibloları aynı rafta duruyordu.
Bir de bize çok yabancı biri vardı, Puiecenella. Zamanında her şehrin bir komedi tiyatrosu varmış ve her tiyatronun da kendine ait bir karakteri. Puiecenella da Napoli'nin karakteri...
"I'll take you from lane to lane, just you because you are a friend, and I'll take you through the neighborhoods, where you can't see the sun. But you can see all the rest, and the windows open, and you understand how beautiful is the city of Puiecenella."
| Puiecenella |
| hazal ve presepi'ler |
Yolda yürürken Davide'ye Napolililer hakkında duyduğum bir efsaneyi sordum. "Napolililerin korktuğu iki şey vardır, biri futbol takımının yenilmesi diğeri de Vezüv'ün patlaması." Güldü "Vezüv yıllardır patlamadığına göre ilki daha korkutucu." dedi.
Peki sizce bunlar ne? Biz biber olduğunu düşündük, hatta kafamızda demek ki Napoli biberiyle de meşhur diye çıkarımlar da bile bulunduk, ve sonra Davide'ye sorduk. Ve öğrendik ki bunlar biber değil, boynuzmuş ve bu boynuzların şans getirdiğine inanılıyormuş.
Ve bir turist geleneği. Gözlerinizi kapatıp bulunduğum yerden arkamda gördüğünüz binanın önündeki 2 heykelin arasından yürümeniz gerekiyor. Didem bunu başardı. Ama insanlar genelde yapamazmış, etraflarında dönmeye başlarlarmış. Didem başarınca Davide çok şaşırdı.
Ama haksızlık etmeyeyim, pizzanın ve makarnanın ünü tüm dünyaya yayılmış. Davide tekrar doğru bilinen bir yanlışı düzeltti. "Pizza İtalya'ya ait bir yemek değil, Napoli'ye ait." dedi. Sonra bizi çok ünlü bir makarnacıya götürdü.
Trattoria Nennella. Sokak arasındaki bu restoran çok meşhur ve çok kalabalık. İnsanlar sıraya girip uzun süre bekliyorlar.
Bu restoran garsonlarının müşterilere olan kaba tavrıyla meşhurmuş. Garsonlar müşterilere küfredermiş, susadıklarındaysa müşterilerin suyunu alıp içerlermiş. Ama yine de kimse bu mekandan vazgeçemezmiş çünkü çok ucuza çok kaliteli yemekleri varmış. -mişli geçmiş zaman kullanarak anlatıyorum çünkü bu sırayı beklemek istemedik, nasıl olsa daha çok zamanımız var yine geliriz dedik ve başka salaş bir restorana gittik. Şunu iddia ediyorum ki bugüne kadar yediğiniz şey pizza değil! Orjinal pizza için Napoli'ye gelmeniz gerek!
Napoli, özgürlüğümün başkenti, seni her gün daha çok seviyorum.
Location:
Napoli, İtalya
Wednesday, March 7, 2012
ciao napoli!
"hayatımız boyunca bugünü unutmayacağız herhalde" diye başladık yola.
uzun süren ama keyifli bir yolculuktu.
yanımızda erasmusun verdiği gazla bana mısın demeden taşıdığımız valizlerimiz, 4 kutu lokum, endişelerimiz, heycanlarımız ve hayallerimiz.
yolculuğun ertesi günü geri dönüp baktığımda, bu yolculuğu 4 levelı olan bir oyuna benzettim.
level 1: uçak.
2 saat 20 dk sürerek söylenenden 20 dk daha kısa süren sallantılı bir uçuşun ardından romaya vardık. ve daha sonra round 2deki aracımıza yani bizi havaalanından alıp tren garına götürecek shuttleımızı aramaya başladık.
level 2:shuttle
roma'yı ilk defa görmüş oldum bu shuttle sayesinde. en arkada bizden başka beş türk öğrenci, türkçe türkçe gittik. aslında farklı firmaların farklı fiyatlarda shuttleları var, terravision isimli firma 4€'a götürüyor.
level 3: tren garı, kahve molası ve tren(10.5€)
yolculuğun şüphesiz en uzun, en yorucu ama en eğlenceli kısmıydı.
italyanlar çok garip, biz ingilizce soruyoruz italyanca cevap veriyolar, anlamamızı bekleyerek. biri çıksın ve bu adamlara dünyadaki herkesin onların dilini konuşmadığını söylesin.
otomatlardan bilet alırken adamın biri yanımıza geldi, italyanca konuşmaya başladı, bizi makinanın önünden atıp işlerimizi yapmaya başladı, bizi yanlış perona yönlendirdi ve sonra kahve parası istedi. kültür farkına bakar mısın bizdeki ekmek parası adamlarda kahve parası...
2. sınıf trenimize bindik ve 2. sınıfın ne olduğunu anladık. koltuk numarası yok, ben kaptım diyip oturuyosun, tabi yolcuların yarısı ayakta kalıyor. valizini de seninle beraber ama valizi koridora koysan insanlar geçemez, valiz koymak için ayrılan raflara kaldırsan belin tutulur. napcaz beee derken ayağa kalkan kırk yaşlarında bir italyan amca 20 kglık valizleri tuttuğu gibi kaldırıp rafa koydu! hey maşallh dedik biz de. hani bir zeytinyağı reklamı vardı, 70lik 80lik italyan teyzeler amcalar hoplayıp zıplıyordu bunu da akdeniz diyetine bağlıyorlardı, onu hatırlattı amca bize.
gerçi amca benim 30 kgluk valizimi, yani nam-ı diğer yogi, kaldıramadı. valizim koridorun ve kapının yarısını kapattı. kendimi çok suçlu ve ezik hissettiğim için gelen geçene kapıyı açtım.
yol 2.5 saat sürdü, yani istanbul-roma yolculuğundan daha uzun. tren kokuyodu, kaloriferler dibine kadar açıktı ve camlar açılmıyordu. ama yolculuğun en çok bu kısmında güldük:)
trenden indik ve süpriz. arkadaşım didem'in arkadaşının arkadaşı bizi karşılamaya gelmişti. birinin bizi karşılaması gözlerimizi yaşarttı. kız bizim için taksicilerle konuştu, pazarlık yaptı ve bizi o anda karar verdiğimiz hostelimize götürecek bir taksi ayarladı.
level 4: taksi ve hostel
the hostel of the sun
napoliye gelirseniz güvenle kalabileceğiniz mükemmel şirin, tatlı mı tatlı bir hostel. bir apartmanın 6. ve 7. katı. Castel Nuovo'ya yürüyerek 5 dakika uzaklıkta. peki biz burayı neden seçtik? çünkü arkadaşım hazal'ın arkadaşının arkadaşı olan bir türk burda çalışıyomuş. sonuç olarak fiyatına kahvaltının da dahil olduğu, içinde banyosu olan 3 kişilik tatlı şirin bir odamız oldu.
ve mission completed.
mario prensesini kurtardı bir nevi.
çok uzaktan kurduğumuz bağlantılarla çok güzel bir yolculuk yaşadık:)
odaya kendimizi attıktan sonra ve bir süre "yaşasın başımızın üstünde bir çatı var" diye yerimizde zıpladıktan sonra, duş aldık, üstümüzü değiştik veee kendimizi napoli sokaklarına attık:)
kahvaltılar da çok güzel. kocaman bir nutella -büyük boy değil kocaman boy- fıstık ezmesi, marmelat, peynir, pastırma, kızarmış ekmek, etimek, cornflakes, meyveli yoğurt, portakal suyu ve kahveden oluşan, bir hostelden beklemediğim kadar iyi bir kahvaltıydı.
napoli beklemediğim kadar büyük ve beklemediğim kadar güzel bir şehir. yerel halk napolinin kötü şanından çok rahatsız diyebiliriz. "biz de roma gibiyiz, bir sürü müze, bir sürü güzel yer var ama kimse bunlardan bahsetmiyor." dedi ingilizce bilen nadir napolililerden biri.
şu 2 günde hiç kötü birşey yaşamadığımızdan da olabilir ama biz kendi aramızda, napoli hakkında kötü şeyler söyleyenlere çok kızdık, biz hep iyi şeyler söyleyeceğiz dedik.
bugünü ve yarını ev aramaya ayırdık ki ev bulunca bu süreçle ilgili yazacağım.
haydi kalın sağlıcakla:)
uzun süren ama keyifli bir yolculuktu.
yanımızda erasmusun verdiği gazla bana mısın demeden taşıdığımız valizlerimiz, 4 kutu lokum, endişelerimiz, heycanlarımız ve hayallerimiz.
yolculuğun ertesi günü geri dönüp baktığımda, bu yolculuğu 4 levelı olan bir oyuna benzettim.
level 1: uçak.
2 saat 20 dk sürerek söylenenden 20 dk daha kısa süren sallantılı bir uçuşun ardından romaya vardık. ve daha sonra round 2deki aracımıza yani bizi havaalanından alıp tren garına götürecek shuttleımızı aramaya başladık.
level 2:shuttle
roma'yı ilk defa görmüş oldum bu shuttle sayesinde. en arkada bizden başka beş türk öğrenci, türkçe türkçe gittik. aslında farklı firmaların farklı fiyatlarda shuttleları var, terravision isimli firma 4€'a götürüyor.
level 3: tren garı, kahve molası ve tren(10.5€)
yolculuğun şüphesiz en uzun, en yorucu ama en eğlenceli kısmıydı.
italyanlar çok garip, biz ingilizce soruyoruz italyanca cevap veriyolar, anlamamızı bekleyerek. biri çıksın ve bu adamlara dünyadaki herkesin onların dilini konuşmadığını söylesin.
otomatlardan bilet alırken adamın biri yanımıza geldi, italyanca konuşmaya başladı, bizi makinanın önünden atıp işlerimizi yapmaya başladı, bizi yanlış perona yönlendirdi ve sonra kahve parası istedi. kültür farkına bakar mısın bizdeki ekmek parası adamlarda kahve parası...
2. sınıf trenimize bindik ve 2. sınıfın ne olduğunu anladık. koltuk numarası yok, ben kaptım diyip oturuyosun, tabi yolcuların yarısı ayakta kalıyor. valizini de seninle beraber ama valizi koridora koysan insanlar geçemez, valiz koymak için ayrılan raflara kaldırsan belin tutulur. napcaz beee derken ayağa kalkan kırk yaşlarında bir italyan amca 20 kglık valizleri tuttuğu gibi kaldırıp rafa koydu! hey maşallh dedik biz de. hani bir zeytinyağı reklamı vardı, 70lik 80lik italyan teyzeler amcalar hoplayıp zıplıyordu bunu da akdeniz diyetine bağlıyorlardı, onu hatırlattı amca bize.
gerçi amca benim 30 kgluk valizimi, yani nam-ı diğer yogi, kaldıramadı. valizim koridorun ve kapının yarısını kapattı. kendimi çok suçlu ve ezik hissettiğim için gelen geçene kapıyı açtım.
yol 2.5 saat sürdü, yani istanbul-roma yolculuğundan daha uzun. tren kokuyodu, kaloriferler dibine kadar açıktı ve camlar açılmıyordu. ama yolculuğun en çok bu kısmında güldük:)
trenden indik ve süpriz. arkadaşım didem'in arkadaşının arkadaşı bizi karşılamaya gelmişti. birinin bizi karşılaması gözlerimizi yaşarttı. kız bizim için taksicilerle konuştu, pazarlık yaptı ve bizi o anda karar verdiğimiz hostelimize götürecek bir taksi ayarladı.
level 4: taksi ve hostel
the hostel of the sun
napoliye gelirseniz güvenle kalabileceğiniz mükemmel şirin, tatlı mı tatlı bir hostel. bir apartmanın 6. ve 7. katı. Castel Nuovo'ya yürüyerek 5 dakika uzaklıkta. peki biz burayı neden seçtik? çünkü arkadaşım hazal'ın arkadaşının arkadaşı olan bir türk burda çalışıyomuş. sonuç olarak fiyatına kahvaltının da dahil olduğu, içinde banyosu olan 3 kişilik tatlı şirin bir odamız oldu.
ve mission completed.
mario prensesini kurtardı bir nevi.
çok uzaktan kurduğumuz bağlantılarla çok güzel bir yolculuk yaşadık:)
odaya kendimizi attıktan sonra ve bir süre "yaşasın başımızın üstünde bir çatı var" diye yerimizde zıpladıktan sonra, duş aldık, üstümüzü değiştik veee kendimizi napoli sokaklarına attık:)
kahvaltılar da çok güzel. kocaman bir nutella -büyük boy değil kocaman boy- fıstık ezmesi, marmelat, peynir, pastırma, kızarmış ekmek, etimek, cornflakes, meyveli yoğurt, portakal suyu ve kahveden oluşan, bir hostelden beklemediğim kadar iyi bir kahvaltıydı.
napoli beklemediğim kadar büyük ve beklemediğim kadar güzel bir şehir. yerel halk napolinin kötü şanından çok rahatsız diyebiliriz. "biz de roma gibiyiz, bir sürü müze, bir sürü güzel yer var ama kimse bunlardan bahsetmiyor." dedi ingilizce bilen nadir napolililerden biri.
şu 2 günde hiç kötü birşey yaşamadığımızdan da olabilir ama biz kendi aramızda, napoli hakkında kötü şeyler söyleyenlere çok kızdık, biz hep iyi şeyler söyleyeceğiz dedik.
bugünü ve yarını ev aramaya ayırdık ki ev bulunca bu süreçle ilgili yazacağım.
haydi kalın sağlıcakla:)
Monday, March 5, 2012
Peki ya siz beni ne kadar özleyeceksiniz?
Gidiyorum. Valizimi hazırlarken en güzel elbiselerimin tam yanına heyecanlarımı ve hayallerimi de koydum. Aynaya bakıyorum, yerimde zıplıyorum heyecandan. Gözlerimin içi ışıldıyor, bunun farkındayım. Mutluyum. Daha da mutlu olacağım.
Kendimi geliştirmeye gidiyorum. Sevmeye ve sevilmeye, tanımaya ve tanınmaya gidiyorum. Hayallerime doğru gidiyorum. Siz de mutlu olun benim adıma.
Sarıldığım her insana, hoşçakal dediğim her insana yüreğimden bir parça bıraktım. Neyse ki insan kalbi kendini hızla yenileyebiliyor da tanışacağım yeni insanlara da verebilecek kadar kaldı yüreğimden.
"En çok kimi özleyeceksin?" diyor arkadaşlarım bana. Herşeyden, herkesten biraz özleyeceğim, ama affedin beni, bu 5 ayı tamamen özleyerek geçiremem. Sizi hatırladıkça gülümseyecek kadar özleyeceğim, hatırladıkça ağlayacak kadar değil.
Peki ya siz beni ne kadar özleyeceksiniz?
Gülümsediğiniz anlarda, beraber mutlu olduğunuz anlarda beni de hatırlayın, o bana yeter.:)
Kendimi geliştirmeye gidiyorum. Sevmeye ve sevilmeye, tanımaya ve tanınmaya gidiyorum. Hayallerime doğru gidiyorum. Siz de mutlu olun benim adıma.
Sarıldığım her insana, hoşçakal dediğim her insana yüreğimden bir parça bıraktım. Neyse ki insan kalbi kendini hızla yenileyebiliyor da tanışacağım yeni insanlara da verebilecek kadar kaldı yüreğimden.
"En çok kimi özleyeceksin?" diyor arkadaşlarım bana. Herşeyden, herkesten biraz özleyeceğim, ama affedin beni, bu 5 ayı tamamen özleyerek geçiremem. Sizi hatırladıkça gülümseyecek kadar özleyeceğim, hatırladıkça ağlayacak kadar değil.
Peki ya siz beni ne kadar özleyeceksiniz?
Gülümsediğiniz anlarda, beraber mutlu olduğunuz anlarda beni de hatırlayın, o bana yeter.:)
![]() |
| napoli |
Sunday, March 4, 2012
Gazella Gezi Blogerı Yarışması
Sevgili arkadaşlar,
Bir çılgınlıktı benim için bu yarışmaya katılmak, hatta cesaret ederken zorlanmıştım.
Ama tam bana göreydi, henüz çok yeni olan blogumda 3 tane gezi yazısı vardı, ve bu yarışmaya katılım şartı da en az 3 gezi yazısı yayınlamış olmaktı.
Ne kaybederim dedim ve 3 aşamalı bu yarışmaya başvurup herşeyi akışına bıraktım:)
Ve sonra o mail geldi,
Jüri elemesini yani 1. aşamayı geçtiğimi, sıranın 2. aşamada yani halk oylamasında olduğunu söyleyen mail.
O günden beri evin içinde zıplayarak dolaşıyorum.
Bu aşamada ilk 10'a girmem gerek.
Sizden ne mi istiyorum?
Bu linke tıklayıp blogumun adının (kubraso.blogspot.com) yanındaki yıldıza basarak benim için oy kullanmanızı tabi ki:)
3 oy hakkınız var, çekinmeden kullanabilirsiniz:)
Ama merak etmeyin, salı günü İtalya'ya gidiyorum ve 5 aylık Avrupa maceramın her adımını, gördüğüm öğrendiğim herşeyin her ayrıntısını bu blogdan paylaşacağım:)
yani 3 gezi yazısıyla kalmayacak:)
Kendinize çok iyi bakın, oy vermeyi unutmayın:)
Yıldızınız bol olsun:)
Thursday, February 9, 2012
Anna
Anna , onun elini tutup çekici bir tavırla gözlerinin içine bakarak "Güle güle." dedi. "Çok sevindim." Göz kırptı. "Karınıza, onu eskisi gibi sevdiğimi ve eğer durumumu bağışlamazsa, bir daha hiç bağışlamamasını istediğimi söyleyin. Çünkü sonradan beni bağışlayabilmesi için benim çektiğim acıyı çekmesi gerekir. Tanrı onu esirgesin."
Ne paragraf.
Anna...
Acı içinde, aşık, pişman ve suçlu...
Toplumun gözündeki suçluluğundan bahsetmiyorum, toplum baskısına karşı durabildiği için onu takdir etmiyor değilim.
Bir erkeği başka bir erkek uğruna terk ettiği için suçlu. Hayır Karanina'dan bahsetmiyorum, Sergey'den bahsediyorum. Anna bir anne olarak suçlu, Sergey'i terk ettiği için, Anni'yi Sergey kadar sevemediği için suçlu.
Aşk insana bunu yaptırır mı? Bu derece bir aşk var mıdır? Kendi gururundan, oğlundan, kızından, geleceğinden vazgeçebilir mi insan? Bu derece bir aşkı tattığı için kıskanıyorum Anna'yı. Ama yine de onun yerinde olmak istemezdim.
Ve özür dilediği kişiye bakın. Kiti! Hem de kimin aracılığıyla? Levin!!!
Kendi hayat tecrübemi de katarak(bak bak sen!) işlerin çok çabuk değişebileceğini söylüyorum. Bugün iyi olan yarın kötüdür, bugün kötü olan yarın iyidir. Çoğu insan için bu böyle. Levin de bu çoğu insandan biri. Peki ya Kiti???
Ben böyle değilim. Benim için bugün kötü olanın yarın iyi olabilmesi çok zahmetli bir yoldur ki henüz bu yolu göze alan dünün kötüsü bir insanla karşılaşmadım.
Anna Karenina'yı henüz okumadıysanız, mutlaka okuyun.
Ne paragraf.
Anna...
Acı içinde, aşık, pişman ve suçlu...
Toplumun gözündeki suçluluğundan bahsetmiyorum, toplum baskısına karşı durabildiği için onu takdir etmiyor değilim.
Bir erkeği başka bir erkek uğruna terk ettiği için suçlu. Hayır Karanina'dan bahsetmiyorum, Sergey'den bahsediyorum. Anna bir anne olarak suçlu, Sergey'i terk ettiği için, Anni'yi Sergey kadar sevemediği için suçlu.
Aşk insana bunu yaptırır mı? Bu derece bir aşk var mıdır? Kendi gururundan, oğlundan, kızından, geleceğinden vazgeçebilir mi insan? Bu derece bir aşkı tattığı için kıskanıyorum Anna'yı. Ama yine de onun yerinde olmak istemezdim.
Ve özür dilediği kişiye bakın. Kiti! Hem de kimin aracılığıyla? Levin!!!
Kendi hayat tecrübemi de katarak(bak bak sen!) işlerin çok çabuk değişebileceğini söylüyorum. Bugün iyi olan yarın kötüdür, bugün kötü olan yarın iyidir. Çoğu insan için bu böyle. Levin de bu çoğu insandan biri. Peki ya Kiti???
Ben böyle değilim. Benim için bugün kötü olanın yarın iyi olabilmesi çok zahmetli bir yoldur ki henüz bu yolu göze alan dünün kötüsü bir insanla karşılaşmadım.
Anna Karenina'yı henüz okumadıysanız, mutlaka okuyun.
Wednesday, February 8, 2012
İngiltere mi Malta mı?
Son günlerde beni arayıp "Kübra, dil eğitimi için İngiltere'yi mi Malta'yı mı önerirsin?" diye soran çok fazla kişi var. Ben de bu işi genel hatlarıyla derlemek istedim.
-En önemli soru: gerçek amacın ne?
Subscribe to:
Posts (Atom)

