Wednesday, June 18, 2014

defterin laneti

Yanımda her zaman küçük bir defter vardır. çantamın vazgeçilmezidir küçük not defterim... Nerde ne ilham gelir belli mi olur? Çok sık yazarım, çok sık defter alırım.
Eskiden, 3-4 sene öncesine kadar, her yakın arkadaşım bana defter seçerken yardım etmek isterdi. Ne oldu biliyor musunuz? Bana defter seçen her insanla aram bozuldu. Bu bir lanete dönüştü.
ve sonra bir gün, en yakınım, canımdan da yakınım bana:
-"Bugün sana bir defter seçicem ve bu laneti kırıcaz." dedi.
çünkü o kadar imkansız gelirdi ki kalplerimize ayrı düşmek, lanet bizi ayıramazdı ama bizim dostluğumuz bir woodooyu bile eritebilirdi. bana o gün defter seçti.
3 ay sürmedi. sımsıkı sarılıp "çokseviyorumçokseviyorumçokinanılmazseviyorum" diye tekrarladığımız ve bunu hiç garipsemediğimiz arkadaşlığımızdan geriye eser kalmadı. 
o günden sonra defterlerimi hep yalnız aldım.
zaman zaman onu yazdım.
en son 3 sene önce yazmıştım ona, hala sakladığım hiç verilmemiş mektuplarım var.
sanırdım ki o zaman, eğer ona olan kırgınlığımı görürse bizden vazgeçer. 
ama kendimi de bilirdim, en derin kırgınlıktan bile geriye sevgi kalır bende,affederim.
o bana kendi kırgınlığını gösterdiğindeyse ben bizden vazgeçtim.
onu da bilirim, kırıldığını bu kadar net bir dille ifade ettiyse kolay kolay geri dönmez.
olsun.
her zaman için "hayatıma damga vuran iyi ki tanıştım dediğim insanlar" listemde olacak.
zaten bu listemdeki insanların çoğu bugün hayatımda değil.
ayrılıklardan sonra öğreniyorum.
deneyimden alacağım dersi süreç devam ederken görebilmeyi öğrenmeliyim.
ayrılık sonrası geriye dönüp bakmak zihnimi netleştirse de çoğu zaman gözlerim o kadar buğulanıyor ki önümü göremiyorum. 
ama mantık çerçevesinden bakıp, herşeyin çocuksu ve saçma olduğunu söyleyen zihnime inat, kalbim, hala her olaya çok romantik yaklaşıp, her olaydan bir hikaye çıkartıyor.
sanırım bu yüzden yazmayı bu kadar çok seviyorum.

Saturday, June 7, 2014

Işık Olmak

     Yıllar var ki bu bloga yazmıyorum. Aslında yeni bir blog mu açsam diye düşündüm ama üşendim. Burdan yazmaya devam edeyim şimdilik de bakalım zaman ne gösterecek, değil mi? Son yazdığımdan beri çok şey değişti bende. Tıp fakültesi son sınıf öğrencisi olduğum için resmi olarak tam bir yıldır seyahat edecek vaktim yoktu! Bir süre daha olmayacak ama neyse, 3 hafta 4 nöbet sonra mezun oluyorum. laylaylom!!!

     Seyahat etmek benim için hep inanılmaz önemli olmuştur, çünkü her seyahati içsel bir seyahate de dönüştürmüşümdür. Her şehre fazlasıyla vakit ayırmışımdır ki o şehirde kendimden bir parça göreyim, kendimle ilgili yeni bir şey öğreneyim. Hayata dair, kendime dair öğrenmek istediğim ama ne olduğunu bilmediğim bir şey vardı. Ne olduğunu bilmediğin bir şeyi aramak çılgınca geliyor kulağa biliyorum, ama her seyyahın seyahat aşkı da burdan gelirmiş, bunu biliyorum.

     Hayatımdaki bazı deneyimler beni o bilmeden aradığım şeye yaklaştırdığını hissediyorum. Bu sene pasaportumu kullanmama zaman kalmadı ama kendi içimde öyle seyahatler yaptım ki, hayatımda o kadar farklı şeyler bambaşka deneyimler oldu ki hiç bir şehrin beni yaklaştıramadığı kadar yaklaştım bilinmezi bulmaya, zamanımın çoğunu Kaynarca'da harcıyorken.

     Nerde başladı her şey bilmiyorum. Malta'da geçirdiğim 2 ay ilk kıvılcımdı sanırım. Aynı evde yaşadığım ve ırkçı olan o kızla tanışmak süper irrite ediciydi o zamanlar, ama sonra hayatımın en mükemmel deneyimini o kız sayesinde yaşadım! Süper irrite edici kızla süper yakın arkadaş olduktan sonra onunla tekrar buluşmak için Bratislava'ya giderken, kulağımda Beirut-Bratislava, elimde Murathan Mungan-Yüksek Topuklar, zihnimde kadın kimliğimle ilgili milyonlarca soru varken dünyadan tamamen koptuğum ve bedenim göklerde uçarken zihnimin de sınırsız hissedip fizik bedenimden de yükseklere çıktığı o uçakta yanıma bir adam oturdu, ve ben aşık oldum. Hayatımda bir ilk... O gün o italyanla iki üç kelam edip sonra müzik dinlemeye devam ederken bilmiyordum ki hayatım artık tamamen değişiyor, ben hayatımı ondan önce ve ondan sonra olarak değerlendireceğim.

     "En önemli karşılaşmalar, bedenler daha birbirini görmeden ruhlar tarafından hazırlanır.

Genellikle bu karşılaşmalar, belli bir sınıra ulaştığımızda gerçekleşir, duygusal olarak ölüp tekrar doğmaya ihtiyaç duyduğumuzda. Buluşmalar bizi bekler, ama çoğunlukla biz onları engelleriz. Gene de, eğer umutsuz değilsek, artık kaybedecek hiçbir şeyimiz yoksa ya da hayat bize coşku veriyorsa, o zaman bir yabancı ortaya çıkıverir ve dünyamız yolundan sapar.

Herkes sevmeyi bilir, doğuştan gelir bu. Kimileri bunu kendi doğallığında yaşar, ama çoğunluk sevmeyi yeniden öğrenmek, hatırlamak zorundadır ve istinasız hepsinin geçmiş heyecanların ateşinde yanması, mutluluklar ve acıları, düşüp kalkmaları yeniden yaşaması gerekir, ta ki her yeni karşılaşmanın ardında var olan ipucunu fark edene dek.

Bundan sonra bedenler ruhun diliyle konuşmayı öğrenir: Buna seks denir, bana ruhumu yeniden kazandıran erkeğe verebileceğim de bu, hayatımda ne kadar önemli olduğunu o hiç bilmese de."

     Onbir Dakika-Paulo Coelho'dan olan bu alıntının altı çizili olan kısmını o İtalyan'ın şu anki kız arkadaşı söylemişti ona. Ne garip aynı şeyi ben de söylerdim. O, hayatıma o kadar farklı bir perspektif getirdi ki onun yanından ayrıldıktan sonra bile, kendi fizik bedenimi unuttuğum adeta bir ışık olduğumu hissettiğim anlar oldu, çokça. "Aradığım bilinmezi"de bulmuş ve bilmiş oldum böylece. ışık olma hissi öyle bir haz ki, eşi benzeri ve tarifi yok! Cennet olarak tanımlanan bu his olsa gerek. 

     Ve insan ışıldarken dünyadaki her şey bambaşka görünüyor gözüne. Artık insanlara kızgın kalmıyorum, bir insanın kimliğini bir olay karşısındaki tutumuyla değerlendirmiyorum. Her insan deneyimlemek ister, bir kişinin bir deneyimi benim deneyimimin önüne geçerse bırakıyorum, aksın gitsin. Deneyimin önemini biliyorum, yaşama sebebimiz deneyim. Bir başka insan var olma sebebini gerçekleştirdi diye ona kızgın kalmak anlamsız geliyor. Zaten öfke, nefret, kin ve diğer tüm hınç dolu olumsuz duygular insanın ışığını söndürür. Bunu da deneyimlerimle öğrendim. Bir başkasının bana karşı hissedeceği olumsuz duygu bende karşılık bulmadığı sürece parlamaya devam edecek kalbim. İnsanlarda gördüğüm tüm o kötü şeyler benim dışarya bir yansımam değil midir zaten? benim içimde olmasa o kötülük, bilmesem ben o kötüyü nasıl görürdüm insanların kötülüğünü. Kalbim parladıkça gülümseyecek tüm hücrelerim. Ve tüm hücrelerinin gülümsemesi mümkün, kundalini dedikleri bu! 

      Artık yaşama amacım ışığımı daha da parlatmak! Eğer düşündüğüm gibi Cennet buysa, ve söylendiği gibi Cennetin de katmanları varsa o zaman parlama hissinin sonu yoktur! 

     Işık olma hissiyle tanıştığım ilk günü hatırlıyorum, Napoli'ye varalı bir ya da iki hafta olmuştu, ve İtalyan arkadaşımız bizi bir tiyatro çalışmasına götürmüştü. Ruhumuzu dindiren o çalışmadan sonra yazdıklarımı okudum da anlayamamıştım ne olduğunu, ama ışıkla tanışmışım o gün. O gün yazdıklarım blogun bir yerlerinde de hala duruyor olmalı.

Her gününüz bir öncekinden daha parlak olsun!





Tuesday, January 8, 2013

...

"Senin yanında olmanın farklı, bambaşka, kendine has bir ruh hali vardı. Herşeyden biraz...Öfori mesela...Herşeye, herkese gülmek, normalde sinirleneceğim olaylara gülümseyip geçmek, mutluluk dolu şen şakrak kahkahalar atmak. Huzur... Dünün ve yarının olmadığı noktada olmak, tüm hayatının eksik kalmış yarısını bulma hissi... Amnezi... Seninle yaptıklarımızı ve senin söylediklerini hatırlayamamak, alkol almadan beni sarhoş etmen...Çaresizlik...Yaşadığımız hiç bir an tekrarlanmayacak, hepsi bulundukları ana özel olarak sadece ikimizin zihninde ikimize ait olarak kalacak. 
Ne hissettiklerimizin büyüklüğüne, ne de kaderlerimizin acımasızlığına şahitlerimiz var. Dünyanın iki farklı ucunda doğmuş, güzel hayatlar yaşamış ve tesadüfen karşılaşmış iki kişiyiz. Birbirimizi ne zaman tekrar göreceğimizi bilmiyoruz. Daha da acısı, birbirimizi tekrar görebilecek miyiz bilmiyoruz.
Nice mutlu yıllara."

bu da böyle birşey...

...


"Being with you, had it own, unique mood that includes a little bit of everything. Like euphoria... Laughing at everything, everybody, the things that normally make me angry. Peace... Being at the spot where there's no yesterday or tomorrow, the feeling of finding the lost half of my life. Amnesia... Not being able to remember what we did and what you said, getting drunk without alcohol. Desperation... None of the moments we shared are going to be repeated, the memories will always stay special to us just in our minds.
We don't have any witnesses to what we felt or to the cruelty of our destinies. We're two different people who were born in two different points of the world, had beautiful lives and met. We don't know when we are going to see each other again. Moreover, we don't know if we will see each other again.
Happy birthday." 

Saturday, December 15, 2012

18 Eylül/18 September

"18 eylül gittikçe yaklaşıyor." demiştin bir zamanlar. Oysa şimdi 18 eylül gittikçe uzaklaşıyor.
Ne garip, zamanın doğrusallığını anılarıma da uyguluyorum. Sanki bir tarih ne kadar yakınsa, o güne ait anılar da o kadar canlı. Biten şeylerin ardından anıların sadece zihnimde kalan görüntüler olduğunu unutuyorum. Yoksa düşününce 19 Eylül ve 15 Aralık arasında bir fark yok. 18 Eylül bitti.

Beraber yaşadığımız anlarda o andan başka hiçbir şey yoktu. Ne dün ne de yarın. Sadece sen, ben ve o an... O anda olmak bana ölümsüzlük hissi verirdi, sanki o an hiç bitmeyecekmiş gibi. O anların üstünden bir ömür geçeceğine inanmazdım.

"18 September is getting closer." you said once upon a time. Now 18 September is getting further and further away.  How wierd, I apply the linearity of time to the memories. It's like if a date is close, the memories belong to this day is more alive. I usually forget that after good times, the memories are the photos just in my mind. Otherwise, there's no difference between 19 September and 15 December. 18 September is over.

There was nothing else in the moments we shared. Neither yesterday nor tomorrow... Just you, me and that moment... Being in that moment made me feel immortal, as if it would never end. I couldn't believe that a lifetime is going to pass over those memories.

Tuesday, October 23, 2012

Dokunmak/ To touch

     Sadece fiziksel değildir dokunma eylemi, insan insanın ruhuna da dokunabilir. Hatta sadece insan değil, şehirler, eşyalar, sözler ve daha niceleri dokunabilir insana. Dokunulmak etkiler insanı, değiştirir. Kimileri dokunmanın ötesine geçer, hayatını değiştirir. 

     Touching is not something just physical, a person can touch to another's soul also. Moreover, it is not just humans, cities, things, sentences and a lot of other things can touch to a person. Being touched effects a person, changes. And somes go beyond touching, and change your life.

Hayatıma dokunanlardan bir kesit
A piece of the things have touched to my life.


Sunday, October 14, 2012

Bir günümden/From one of my days

"Bir soru sor, sana cevabını vereyim." dedi
Bir şey diyemedim.
"Hayatına dair merak etmediğin bir şey olmadığını söyleyemezsin bana." dedi.
"Haklısın, sorularım var ama cevaplarını öğrenmek istediğimden emin değilim." dedim. "Hayal kurmak lüksümdür, bunu kaybetmek istemem."
Gülümsedi. Gözlerimin içine baktı. "Nedir bu adamın sınırı?" dedim ve cevabını deneyimlemediğim ama bir şekilde hissettiğim bir soru sordum, hissettiğim cevabı aldım.
"Seni yine görmek istiyorum." dedi.
Gülümsedim. Cevabını zaten bilmeliydi.
Sonra vedalaştık.


"Ask me a question, and I'll give you the answer." he said.
I couldn't say anything 
"You can't say you are not curious about anything in all your life." he said.
"You're right, I have questions but I'm not sure if I want to know the answers." I said. "Dreaming is my luxury and I don't want to lose it."
He smiled. He looked into my eyes. "What is the limit of this man?" I said and I asked a question that I haven't experinced the answer but feel it somehow and I got the answer that I feel.
"I want to see you again." he said. 
I smiled. He should know the answer. 
Then we said goodbye.

Friday, October 5, 2012

Duygular/Emotions

     "Kimim ben?"
Sofie'nin Dünyası'ndaki gibi posta kutumda bulmadım bu soruyu, ruhumun kimseye göstermediğim gizli sokaklarında yürürken sordum, kendi kendime. "Bu sokaklarda" dedim, "kimsenin yürümesini istemedim, ama neden?"

     "Who am I?"
I didn't find this question in my mailbox like Sofie, i asked to myself while i was walking in the secret streets of my soul. "In those streets" I said "I've never wanted anyone else to walk but why?"

     Çok garip, yalnızlığı çok seviyorum. Arkadaşlarımla geçirdiğim vaktin aynısını kendimle baş başa geçirmeliyim. Kendime ait bir alanım olmalı, kimsenin girmediği bir alan. Bu alanın asla bana ait kalamayacağını, sürekli bir eş ya da bir aile tarafından istila edileceğini düşündüğüm için evlilik fikri bana çok uzak gözüküyor.

     It is wierd, i like loneliness a lot. I should spend time with myself, as I spent with my friends.I should have my own space, that noone enters. Just because I think this space is not going to be mine, it is going to be invaded by a husband or a family, the idea of marriage seems so far to me.

     Bir kadınla konuşmuştum, yaklaşık bir ay önce. Bana öyle bir şey dedi ki hayatım değişti. Öyle çok ilginç, çok felsefi bir şey değil, benimle ilgili basit bir çıkarım. En gurur duyduğum özelliğimle, duygularımı kontrol altına alıp mantığımla hareket etmemle ilgili "Sen kadınsın, duygular senin doğalın. Sen bir kadın gibi davranmadıkça, bedeninin nasıl bir kadın gibi davranmasını beklersin?" dedi. Bu cümle üzerine günlerce düşündüm, yazı yazdım. Sonra duygularımı kabul ettim, zayıflık olarak gördüğüm şeyleri kabul ettim, hatta onlarla barışmayı denedim, onlarla beraber yaşamaya başladım. Duygularımı hayatımın orta yerine koydum, mantığımın sesini bastırdım, duygularımı dinledim. Ağladım. Ağlamak istedim ve ağladım. İşe de yaradı, vücudum bir kadın gibi davranmaya başladı gerçekten. Ama ben, ben çok yoruldum.Duygusal olmaktan vazgeçtiğim günleri hatırladım. O zaman da yorulmuştum. Hissedilen duygu güzel olunca çok keyifli de, canın yanınca olmuyor.

     I talked to a lady, aproximately a month ago. She said something that changed my life. Nothing so interesting, so philosophical, a simple observation about me... About one of my characteristics that i was most proud of; having the control over my emotions and moving with my logic, she said "You are a woman, emotions are your nature. As long as you don't behave like a woman, how do you expect your body to behave like a woman?" I thought for days about this sentence, I wrote. Then I accepted my feelings, I accepted the things that I had seen as weakness, I even tried to make peace with them, I started living with them. I put my feelings in the middle of my world, I crushed down the voice of my logic and I listened my emotions. I cried. I wanted to cry and I cried. It worked, my bodt started to behave like a woman. But I, I got tired. I remembered the days that I stopped being emotional. I got tired in those days, too. When you feel something nice, it is beautiful but suffering sucks.

     Ben ilk defa özledim mesela. Hayatımda ilk defa bir insanı özlüyorum. Oysa ki çabuk alışırdım eskilerin yokluğuna, yenilerin varlığına. "Bu yüzden" derdim "yaşayamayacağım yer yok." Oysa ki şimdi yaşayabilecek bir aralık arıyorum kendime. Bu duyguyu sevmedim. Ben özlemeyeyim kimseyi, vedalardan sonra bitenlere değil, yeni başlayacak olanlara odaklanayım.Benim tek bir hayatım değil, hikayelerim olsun. Gülümseyerek anlatayım, ağlamayayım hayatıma giren, bir süre benimle olan sonra veda edenlerin ardından.

     For example, I've missed for the first time in my life. I am missing someone for the first time. Whereas I usually got used to absence of people easily, presence of new people. "That's why" I used to say, "there's no place that I can't live." But now I am searching for a piece to live. I didn't like this feeling. I shouldn't miss anyone, I shouldn't concentrate on goodbyes, I shoud concentrate on the newcomings. I shouldn't have just one life, I should have stories that i tell with smiles on my face, I shouldn't cry after people said goodbye to me. 

     Odamın duvarına bakıyorum, sonra kütüphanemin üstüne... Tüm hikayelerimden topladığım anılarım buralarda. Sonra ruhumun sokaklarına dönüyorum. Farklı şehirlerin en sevdiğim sokaklarını birleştirip inşa ettiğim bir şehir adeta. Hikayelerimin kahramanlarına rastlıyorum zaman zaman bu sokaklarda, selam verip devam ediyorum. Sonra yatağıma dönüyorum. Ruhumun parçalarını dağıtmışım sağa sola...
Ben duygusal olmamalıyım. Altından kalkamıyorum. Sahip olduğum en romantik düşünce ruh inanışım olsun.

     I am looking at the walls of my room, then to the top shelve of my library where I collect all of my memories from my stories. Then I am going back to the streets of my soul, like a city built with my favorite streets of different cities. Sometimes I see the characters of my stories there, I say "Hi" and go on my way. Then I go back to my bed, with a shattered soul. 
I shouldn't be emotional. I can't handle it. The most romantic thought I've ever had should be that we have souls.