Saturday, December 15, 2012

18 Eylül/18 September

"18 eylül gittikçe yaklaşıyor." demiştin bir zamanlar. Oysa şimdi 18 eylül gittikçe uzaklaşıyor.
Ne garip, zamanın doğrusallığını anılarıma da uyguluyorum. Sanki bir tarih ne kadar yakınsa, o güne ait anılar da o kadar canlı. Biten şeylerin ardından anıların sadece zihnimde kalan görüntüler olduğunu unutuyorum. Yoksa düşününce 19 Eylül ve 15 Aralık arasında bir fark yok. 18 Eylül bitti.

Beraber yaşadığımız anlarda o andan başka hiçbir şey yoktu. Ne dün ne de yarın. Sadece sen, ben ve o an... O anda olmak bana ölümsüzlük hissi verirdi, sanki o an hiç bitmeyecekmiş gibi. O anların üstünden bir ömür geçeceğine inanmazdım.

"18 September is getting closer." you said once upon a time. Now 18 September is getting further and further away.  How wierd, I apply the linearity of time to the memories. It's like if a date is close, the memories belong to this day is more alive. I usually forget that after good times, the memories are the photos just in my mind. Otherwise, there's no difference between 19 September and 15 December. 18 September is over.

There was nothing else in the moments we shared. Neither yesterday nor tomorrow... Just you, me and that moment... Being in that moment made me feel immortal, as if it would never end. I couldn't believe that a lifetime is going to pass over those memories.

Tuesday, October 23, 2012

Dokunmak/ To touch

     Sadece fiziksel değildir dokunma eylemi, insan insanın ruhuna da dokunabilir. Hatta sadece insan değil, şehirler, eşyalar, sözler ve daha niceleri dokunabilir insana. Dokunulmak etkiler insanı, değiştirir. Kimileri dokunmanın ötesine geçer, hayatını değiştirir. 

     Touching is not something just physical, a person can touch to another's soul also. Moreover, it is not just humans, cities, things, sentences and a lot of other things can touch to a person. Being touched effects a person, changes. And somes go beyond touching, and change your life.

Hayatıma dokunanlardan bir kesit
A piece of the things have touched to my life.


Sunday, October 14, 2012

Bir günümden/From one of my days

"Bir soru sor, sana cevabını vereyim." dedi
Bir şey diyemedim.
"Hayatına dair merak etmediğin bir şey olmadığını söyleyemezsin bana." dedi.
"Haklısın, sorularım var ama cevaplarını öğrenmek istediğimden emin değilim." dedim. "Hayal kurmak lüksümdür, bunu kaybetmek istemem."
Gülümsedi. Gözlerimin içine baktı. "Nedir bu adamın sınırı?" dedim ve cevabını deneyimlemediğim ama bir şekilde hissettiğim bir soru sordum, hissettiğim cevabı aldım.
"Seni yine görmek istiyorum." dedi.
Gülümsedim. Cevabını zaten bilmeliydi.
Sonra vedalaştık.


"Ask me a question, and I'll give you the answer." he said.
I couldn't say anything 
"You can't say you are not curious about anything in all your life." he said.
"You're right, I have questions but I'm not sure if I want to know the answers." I said. "Dreaming is my luxury and I don't want to lose it."
He smiled. He looked into my eyes. "What is the limit of this man?" I said and I asked a question that I haven't experinced the answer but feel it somehow and I got the answer that I feel.
"I want to see you again." he said. 
I smiled. He should know the answer. 
Then we said goodbye.

Friday, October 5, 2012

Duygular/Emotions

     "Kimim ben?"
Sofie'nin Dünyası'ndaki gibi posta kutumda bulmadım bu soruyu, ruhumun kimseye göstermediğim gizli sokaklarında yürürken sordum, kendi kendime. "Bu sokaklarda" dedim, "kimsenin yürümesini istemedim, ama neden?"

     "Who am I?"
I didn't find this question in my mailbox like Sofie, i asked to myself while i was walking in the secret streets of my soul. "In those streets" I said "I've never wanted anyone else to walk but why?"

     Çok garip, yalnızlığı çok seviyorum. Arkadaşlarımla geçirdiğim vaktin aynısını kendimle baş başa geçirmeliyim. Kendime ait bir alanım olmalı, kimsenin girmediği bir alan. Bu alanın asla bana ait kalamayacağını, sürekli bir eş ya da bir aile tarafından istila edileceğini düşündüğüm için evlilik fikri bana çok uzak gözüküyor.

     It is wierd, i like loneliness a lot. I should spend time with myself, as I spent with my friends.I should have my own space, that noone enters. Just because I think this space is not going to be mine, it is going to be invaded by a husband or a family, the idea of marriage seems so far to me.

     Bir kadınla konuşmuştum, yaklaşık bir ay önce. Bana öyle bir şey dedi ki hayatım değişti. Öyle çok ilginç, çok felsefi bir şey değil, benimle ilgili basit bir çıkarım. En gurur duyduğum özelliğimle, duygularımı kontrol altına alıp mantığımla hareket etmemle ilgili "Sen kadınsın, duygular senin doğalın. Sen bir kadın gibi davranmadıkça, bedeninin nasıl bir kadın gibi davranmasını beklersin?" dedi. Bu cümle üzerine günlerce düşündüm, yazı yazdım. Sonra duygularımı kabul ettim, zayıflık olarak gördüğüm şeyleri kabul ettim, hatta onlarla barışmayı denedim, onlarla beraber yaşamaya başladım. Duygularımı hayatımın orta yerine koydum, mantığımın sesini bastırdım, duygularımı dinledim. Ağladım. Ağlamak istedim ve ağladım. İşe de yaradı, vücudum bir kadın gibi davranmaya başladı gerçekten. Ama ben, ben çok yoruldum.Duygusal olmaktan vazgeçtiğim günleri hatırladım. O zaman da yorulmuştum. Hissedilen duygu güzel olunca çok keyifli de, canın yanınca olmuyor.

     I talked to a lady, aproximately a month ago. She said something that changed my life. Nothing so interesting, so philosophical, a simple observation about me... About one of my characteristics that i was most proud of; having the control over my emotions and moving with my logic, she said "You are a woman, emotions are your nature. As long as you don't behave like a woman, how do you expect your body to behave like a woman?" I thought for days about this sentence, I wrote. Then I accepted my feelings, I accepted the things that I had seen as weakness, I even tried to make peace with them, I started living with them. I put my feelings in the middle of my world, I crushed down the voice of my logic and I listened my emotions. I cried. I wanted to cry and I cried. It worked, my bodt started to behave like a woman. But I, I got tired. I remembered the days that I stopped being emotional. I got tired in those days, too. When you feel something nice, it is beautiful but suffering sucks.

     Ben ilk defa özledim mesela. Hayatımda ilk defa bir insanı özlüyorum. Oysa ki çabuk alışırdım eskilerin yokluğuna, yenilerin varlığına. "Bu yüzden" derdim "yaşayamayacağım yer yok." Oysa ki şimdi yaşayabilecek bir aralık arıyorum kendime. Bu duyguyu sevmedim. Ben özlemeyeyim kimseyi, vedalardan sonra bitenlere değil, yeni başlayacak olanlara odaklanayım.Benim tek bir hayatım değil, hikayelerim olsun. Gülümseyerek anlatayım, ağlamayayım hayatıma giren, bir süre benimle olan sonra veda edenlerin ardından.

     For example, I've missed for the first time in my life. I am missing someone for the first time. Whereas I usually got used to absence of people easily, presence of new people. "That's why" I used to say, "there's no place that I can't live." But now I am searching for a piece to live. I didn't like this feeling. I shouldn't miss anyone, I shouldn't concentrate on goodbyes, I shoud concentrate on the newcomings. I shouldn't have just one life, I should have stories that i tell with smiles on my face, I shouldn't cry after people said goodbye to me. 

     Odamın duvarına bakıyorum, sonra kütüphanemin üstüne... Tüm hikayelerimden topladığım anılarım buralarda. Sonra ruhumun sokaklarına dönüyorum. Farklı şehirlerin en sevdiğim sokaklarını birleştirip inşa ettiğim bir şehir adeta. Hikayelerimin kahramanlarına rastlıyorum zaman zaman bu sokaklarda, selam verip devam ediyorum. Sonra yatağıma dönüyorum. Ruhumun parçalarını dağıtmışım sağa sola...
Ben duygusal olmamalıyım. Altından kalkamıyorum. Sahip olduğum en romantik düşünce ruh inanışım olsun.

     I am looking at the walls of my room, then to the top shelve of my library where I collect all of my memories from my stories. Then I am going back to the streets of my soul, like a city built with my favorite streets of different cities. Sometimes I see the characters of my stories there, I say "Hi" and go on my way. Then I go back to my bed, with a shattered soul. 
I shouldn't be emotional. I can't handle it. The most romantic thought I've ever had should be that we have souls. 




Sunday, September 23, 2012

soundtrack




     Ayın 22'sinde 22. yaşımı doldurdum. Son saniyeye kadar soranlara 21 dedim. 21 çok güzeldi, masal gibi, film gibi... Bugüne kadar yaşadığım en güzel yaş, bitmesin istedim. Oysa ki o kadar sıradan başlamıştı ki, sıradan bir gündü benim için 22.09.2011. Ama 22.09.2012 öyle değildi, ilk saniyesinden son saniyesine kadar çok özel insanlarla birlikte, çok özeldi. Haliyle 22. yaşımdan beklentim çok yüksek :)

     I've completed my age 22 on 22 september. Till the last second, i kept saying my age as 21. 21 was really beautiful, like a tale, like a movie. The best age I'he had so far, I didn't want it to be over. Whereas i started ordinarily, 22.09.2011 was an ordinary day for me, but 22.09.2012 wasn't, from the first second to the last it was a special day full of special people. So my expectations from age 22 is really high.

     Dedim ya, film gibiydi 21, 21 yaşımın arka fonunda çalan bir şarkı her zaman vardı. Zaman zaman kendi hayatıma dışarıdan bakıp çalan şarkıya eşlik ettim. Şarkılar daha da önem kazandı benim için... Severek dinlediğim şarkıların anlamını hissedemediğim sözleri benim için anlam kazandı. Dün kendi kendime sordum, 21 yaşımı bir filme çeksem ve bu filme bir soundtrack albümü hazırlasam hangi şarkıları koyardım?

     As I said, age 21 was like a movie, there was always a song playing at the background. Sometimes i went out of my life and sang the songs. Songs have become more important for me. Lyrics of my favourite songs that i couldn't understand before has got meanings for me. Yesterday, i asked myself, if I shot a movie for my age 21 and prepared a soundtrack album, which songs would i put in it?


Wednesday, September 12, 2012

....

"Kimse daha iyi yazamazdı, bunu biliyordum. Bizim hikayemiz başladı çünkü sen yazıyordun."
     Birgün, bir kitapçıda üstünde benim adımın yazdığı bir kitap görürseniz, açın okuyun, o kitap muhtemelen böyle başlayacaktır.

      Neden hayatımda olduğunu, bana ne için gönderildiğini anlayamadığım bir arkadaşım söylemişti bunu, bir yazımı okuduktan sonra. Önce hayatıma beni cesaretlendirmek için gönderildiğini sanmıştım, işe de yaradı, onunla tanıştıktan sonra daha çok yazmaya, yazdıklarımı başkalarıyla paylaşmaya başladım. Ama içten içe hayatıma geliş amacının bu olmadığını farkettim. Bana bir şeyi öğretmek için gönderildiğini düşünüyordum, çünkü sanki ilahi bir güç tarafından hayatıma sağdan soldan dahil ediliyordu, ben ne kadar çekinsem de... Çünkü bazıları vardır, gelirler, öğretirler sonra da sessiz sedasız giderler, sen hatırladıkça yüreğin ısınır, mutlu olursun. O da öyleydi, ama gitme zamanı bir türlü gelmiyordu, aksi gibi onun gidişine ben de hazır değildim, değilim.
     Bana öğretmek istediğin şey ne? Duygularımı satırlarımın arasından çıkartıp kalbimin içine yerleştirmek istediğini biliyorum, ama buna hazır mıyım, işte bunu bilmiyorum. Duyguları yazmak, fırtınalar yaşamaktan daha kolay, yazdıkça hafiflersin, yazdıkça güçlenirsin. Zaten sen de yazmıyor musun?
     Bak işte, daha önce sana yazdığım diğer tüm yazılar gibi, yine bitiremedim yazımı. Bitmemiş bir şeyler var, sen de görüyor musun? Sana yazdığım diğer tüm yazılar gibi, bir başlık da bulamadım, tıpkı senin için hissettiklerime bir isim koyamadığım gibi.


"Noone could write better, i knew it. Our story started because you were writing."
     If one day, in a bookshop, you see my name written on a book, open and read it, probably it will start like this. 
      A friend of mine, i don't know why he was sent to me, said this after reading something that i wrote earlier. At first i thought he was sent to me to encourage me, and it worked. After i met him, i started writing more, sharing what i wrote. But then i realized it wasn't the reason of his existence in my life. I was thinking he was sent to me to teach me something because he was being included in my life from different aspects, even if i was not sure about it. There are some people, they come, teach and then leave silently, you feel warmth and happiness when you remember them. He was someone like this, but his time of departure couldn't arrive yet, and i was not ready for his departure, actually i am not...
     What do you want to teach me? I know you want my emotions to come out of my lines and seat in my heart but i don't know if i am ready for this. Writing the emotions is easier than having the storms inside, when you write you get lighter, you get stronger. Don't you write too?
     Look here, as the other papers i wrote for you, i couldn't complete this one too. There are somethings incomplete, can you see it too? As the other papers i wrote for you, i couldn't find a title, like i couldn't name my feelings about you. 

Sunday, September 2, 2012

Kutular/Boxes

     Pek çok arkadaşımın bir hatıra kutusu var. En mutlu anlarını da en gizli hatıralarını da kutularına koyuyorlar. Bu kutularında ne saklıyorlar bilmiyorum. Açıkçası merak da etmiyorum. Merak ettiğim şey bambaşka; o kutularını ne sıklıkla açıyorlardır acaba?

     Plenty of my friends have a memory box. They put both their happiest moments and most inner memories into those boxes. I do not know what they have in those boxes, actually I do not care. The thing that i am curious about is something totally different; how often do they open their boxes?

     Bir gece, bir arkadaşım kendi gizli kutusunu bana açmıştı, bu kendi gizli dünyasını bana açmak gibiydi. O, kutudan çıkan her parçanın anılarıyla kah gözleri dolu dolu kah kahkahalarla hayatının bensiz yaşadığı günlerinin en önemli parçalarını bana anlatırken, ben, bana açılan gizli dünyanın kutsallığıyla büyülenerek onu dinlemiş, bu dünyaya herhangi saygısızlık yapmaktan korkarak sorular sormuştum. Bu kutu, hayatımda gördüğüm ilk ve son gizli kutuydu.

     One night, a friend of mine opened her box to me, it was something like opening the doors of her secret world. While she was telling me the most important pieces of her life before me, sometimes with tears and sometimes with laughters, I listened her with fascination by the holiness of this secret world and asked some questions with the fear of being disrespectful to this world. It was the first and the last secret box I've ever seen.


     Kimi arkadaşlarım, eski sevgililerinden ayrıldıkça, ondan ve kendi ruhlarından kalanları bir kutuya koyup hayatlarından uzaklaştırmışlardır,-çöpe atarak ya da bir dolaba saklayarak- hatırlamak daha az acı versin diye, sanki zihinlerini de bu kutuların içlerine koyabilirlermiş gibi...

     Some of my friends, as they leave their lovers, they put the things left from him and their souls into a box and move away from their lives, -chucking out or hiding in a closet- to make it less painful to remember, as if it is possible to put their minds into those boxes.

     Bir kutu koleksiyoncusu olan bense bir hatıra kutusuna sahip değilim. Güzel anılarım zaten odamın duvarlarında, ama hem onlar için hem de diğer bütün anılarım için hatıra defterlerim var benim. Yaşadığım her duyguyu uzun uzun, benzetmelerden uzak bir şekilde yazdığım kolilerce defterim var. Benim sahip olduğum en özel şeyler bu defterlerdir. Benden başka birinin asla giremeyeceği bir dünya.

     As a box collector, I do not have a memory box. My good memories are already on the walls of my room, but for them and for the rest of my memories i have memory notebooks. I have boxes of notebooks that i wrote about my every emotion long and without metaphors. They are my most private things. A world that no one can enter but me!

     Benim için en özel şey satırlardır. Birinin benim için yazdığı bir şeyi okumak beni en çok mutlu eden şeydir. Bugüne kadar bana verilen en güzel hediye de bir defterdir. Bir arkadaşımın bir seyahatimizde benden gizli benim için aldığı, seyahatimizin her günüyle ilgili birkaç satır yazdığı ufak bir defter beni ağlatan tek hediye olmuştur. Bir hatıra kutum olsa da içine koymazdım, hep gözümün önünde olsun, hep elimin altında olsun -tıpkı şimdiki gibi- isterdim.

     For me the most precious things are the lines. Reading something that is written for me by someone makes me happiest. The most beautiful gift I have ever been given is a notebook. The notebook that a friend of mine bought secretly for me from a trip of us and wrote a couple of lines for each day we spent together has been the only gift that made me cry. If I had a memory box, i wouldn't put this notebook in it, i would want to have it always together with me, as now.

Monday, August 6, 2012

Bir Şiir/ A Poem

Anlar


Eğer yeniden başlayabilseydim hayata
İkincisinde daha çok hata yapardım
Kusursuz olmaya çalışmaz,
Sırt üstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım
Temizlik sorun bile olmazdı asla
Daha çok riske girerdim
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır,
Daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim 
Dondurma yerdim doyasıya,
Ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu
Hayali olanların yerine.
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer
Yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar…
Siz de an’ı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su,şemsiye ve paraşüt almadan, 
Gitmeyen insanlardandım ben. 
Yeniden başlayabilseydim eger ,hiçbir şey taşımazdım.  
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım
Ve sonbahar bitene kadar
Yürürdüm çıplak ayaklarla
Bilinmeyen yollar keşfeder,
Güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım.
Bir şansım daha olsaydı eğer…

Ama işte 85'indeyim ve biliyorumn... 
ÖLÜYORUM.... 


Jorge Luis Borges

Instants  
If I could live again my life,
In the next - I'll try,
- to make more mistakes,
I won't try to be so perfect,
I'll be more relaxed,
I'll be more full - than I am now,
In fact, I'll take fewer things seriously,
I'll be less hygenic,
I'll take more risks,
I'll take more trips,
I'll watch more sunsets,
I'll climb more mountains,
I'll swim more rivers,
I'll go to more places - I've never been,
I'll eat more ice creams and less (lime) beans,
I'll have more real problems - and less imaginary
ones,
I was one of those people who live
prudent and prolific lives -
each minute of his life,
Offcourse that I had moments of joy - but,
if I could go back I'll try to have only good moments,

If you don't know - thats what life is made of,
Don't lose the now!

I was one of those who never goes anywhere
without a thermometer,
without a hot-water bottle,
and without an umberella and without a parachute,

If I could live again - I will travel light,
If I could live again - I'll try to work bare feet
at the beginning of spring till
the end of autumn,
I'll ride more carts,
I'll watch more sunrises and play with more children,
If I have the life to live - but now I am 85,
- and I know that I am dying ...



            Jorge Luis Borges

Sunday, July 29, 2012

Sevgilisini özleyen kadın/The woman who missed her lover





beş ay... zaman uçtu.
hayaller ve umutlarla ayrıldığım ülkeme beraberimde yaşanmış rüyalar, gerçekleşmiş hayaller, hayal dahi edilemeyecek anılar, çeşitli hikayeler ve yeni amaçlar getiriyorum.
uzun zamandır görüşemediğim dostlarımı gördüm, yeni dostlar edindim.
dünya benim için artık daha da küçüldü.
uzun süre göremedim dostlarımı.
çok özledim hepsini.

dünyanın en ünlü şehirlerini gördüm.
kendi şehrimi özledim.
sevgilimi özler gibi özledim istanbul'u.
havaalanından eve dönerken, köprünün sağ şeridinden sürer misin baba?
camı açıp manzaraya doya doya bakmak, boğazın kokusunu içime çekmek, saçlarımı boğaz rüzgarıyla savurmak istiyorum.
bekleyin beni martılar... size simit atmaya geliyorum.

hayatımın en güzel dönemiydi.
ama en güzelini henüz yaşamadım!


five months... the time has just flied.
i am coming back to my country, which i left with dreams and hopes, with lived dreams, fulfilled aims, memories beyond dreams, different stories and new targets.

i saw my friends that i hadn't seen for a long time. i have new friends.
the world is now smaller for me.
i couldn't see my friends for a long time.
i have missed them a lot.


i saw the most famous cities of the world.
i've missed my city.
i missed İstanbul as i missed my lover.
daddy, when we go back to home from the airport, would you please drive on the right lane of the Bosphprus bridge?
i want to open the window and watch the view, smell the bosphorus, blow my hair with the wind.
wait for me seagulls... i am coming to feed you with simit:)


so far, it was the best period of my life.
but i haven't had the best yet!

Friday, July 20, 2012

Didem, Hazal, Ben

gelirken "özgürlüğümün başkenti" olacak bu şehir demiştim.
hayal ettiğimden daha güzel olan bu şehirde hayal ettiğimden daha güzel şeyler yaşadım.
bu şehirdeki son günümde seninle duygusal konuşmalar yaparken "özgürlüğümün başkenti" dedin, "beni ne kadar etkiledin bir bilsen."
siz beni ne kadar etkiledin bir bilseniz.
dört ay önce söylediğim bir sözü hatırlamış olman, sonra bana hatırlatman...
sizi ne kadar çok seviyorum bir bilseniz.
napoli dostluğumuzun şehri...
aynı uçakta farklı hayallerle geldiğimiz bu şehirden farklı uçaklarda aynı hikayelerle ayrıldık.


when i came, i said that this city was going to be "capital of my freedom."
in this city which is more beautiful than i dreamed i lived things which are more beautiful than i dreamed.
on my last day in this city, while we were having an emotional conversation, you said "capital of my freedom", "you can't imagine how much you've effected me."
you can't know how much you two have effected me.
remembering something that i said four months ago and reminding me...
i wish you could know how much i love you.
napoli, the city of our friendship.
we came to this city in the same airplane with different dreams and left this city in different airplanes with the same stories.




Sunday, July 15, 2012

The journey is my home.


Muriel Rukeyser'den bir başka efsane söz. "Seyahat evimdir."


Another legendary quote from Muriel Rukeyser. "The journey is my home." 





Thursday, July 12, 2012

Yaz yağmuru/Summer Rain

   


Bu yolda koştum
I run through this path.
Yaz yağmuru kadar güzel bir şey var mıdır? İçime hapsolmuş kalmıştım ki kendimi dışarı attım, kendi kendime ruhuma inşaa ettiğim hapisanemden kaçana kadar koştum. Saçlarım yağmurda ıslandı, ruhum arındı. Kahkahalarıma engel olamayana kadar koştum. Dönüşte bir bardak yeşil çay aldım, parasını cebimde ıslanmış 5€'yla ödedim, şarkı söyleye söyleye, manzaranın tadını çıkarta çıkarta, yavaş yavaş odama yürüdüm.



Bu manzarayı izledim.
I watched this view.
Is there anything more beautiful than summer rain? I was sentenced in myself and I run out, i run until i convinced that i escaped from the prison that i built inside in me. My hair got wet from the rain, my spirit was purified. I run until i couldn't stop my laughters. On the way back, i bought a cup of green tea, i paid it with the wet 5€ in my pocket, i walked back to my room slowly while i was singing and watching the view. And those are the photos of where i walked.


Burası neresi diye soracak olursanız: Tartu-Estonya
If you ask me where is this place, it is Tartu-Estonia.

Wednesday, July 11, 2012

Roma/Rome



     İtalya'nın en güzel şehrini yazmak için İtalya'daki günlerimin bitmesini bekledim. Şimdi yazdığım her cümlede geri dönüp, yaşadığım her duyguyu tekrar yaşayıp, attığım her adımı tekrar atacağım. Bugün Roma'yı yazıyorum ve size bu şehre aşık olacağınızın garantisini veriyorum.

     I waited for expiration of my days in Italy to write about the most beautiful city of Italy. Now, in every sentence i write, i'll look back, again i'll feel every emotion that i had and again i'll live every step i had. Today i am writing about Rome and i guarantee that you'll fall in love.

     Öyle bir yer ki Roma, ara sokaklarda yürürken karşınıza tahmin edemeyeceğiniz güzellikte tarihi eserler çıkıyor. Araba kullanırken şarkı söylüyorsunuz, sola sinyal verip Colosseum'un etrafından dönüp yolunuza devam ediyorsunuz. Gece arkadaşlarınızla buluşmak istiyorsunuz ve "Hadi, Castel Sant'Angelo'nun önünde buluşalım." diyorsunuz. İşte böyle birşey Roma'da yaşamak, Piazza Spagna'da merdivenlerde oturup dinlenmek, Cafe Greco'da kahve içmek... Ve bunları günlük hayatın bir parçası olarak yaşamak...


     Rome is such a place that, while you are walking in the cross streets, you can see adorable historical artifacts. You are singing while you are driving, signaling to left and turning around Colosseum and going on your way. You want to go out with your friends and you are arranging a meeting in front of Castel Sant'Angelo. This how living in Rome is, sitting on the stairs of Piazza Spagna, having your coffee in Cafe Greco... And all of these are your daily routines...


     Roma'da neler yapılması gerektiğini, nerelerin görülmesini gerektiğini herkes az çok bilir. Ben sadece ilginç yönleriyle Roma'dan kısaca bahsetmek istiyorum. 


     Everyone knows what to do, where to see in Rome. I just want to tell you some interesting things about Rome.



Monday, July 9, 2012

dream on 'till your dreams come true!





     Merak ediyorum, seni ne kadar çok sevdiğimi anlatabilecek bir cümle kurabilir miyim? Sen benim her anımı paylaştığım tek insansın. Bana "Onsuz ne yaparım?" dedirten, sonra "Ben sensiz ne yaparım?" diyen insansın. Sen benim dünüm, bugünüm ve yarınımsın. Sen benim 2015'imsin:)

     I wonder if i can tell how much i love you? You are the one with whom i share my every moment. The one who made me say "What would i do without him?" and then said "What would i do without you?" You are my yesterday, today and tomorrow. You are my 2015:)

     Sen, benim her konudaki ilk adımlarıma şahit olansın. Seninle "büyümek" hakkında ne kadar çok konuştuk değil mi? Seninle beraber "büyüdük." Seninle tanıştığımızda olduğum Kübra'yla çok farklıyım ve sen yeni Kübra'nın temelisin. Sen, ben büyürken yanımda olmasını isteyeceğim insanlardansın.

     You are the one who witnesses my baby steps in every subject. We talked a lot about "growing up" with you, didn't we? We have grown up together. I am so different than the times we met and you are the base of new me. You are the one that i want him to be with me while i grow up.


     Annene, babana benden selam söyle. Seni dünyaya getirdikleri için teşekkür ettiğimi söyle :D Cem Armağan Turan, sen birtanesin. İyi ki doğmuşsun. Nice mutlu yıllara. Seni çok seviyorum.<3

     Say hi to your parents from me and say that i thank you to them because they gave birth to you. Cem Armağan Turan, you are the only one! Happy birthday. I love you <3

Monday, June 25, 2012

...

hayaller dünyadan büyüktür.

dreams are bigger than the world.

Monday, June 4, 2012

nedensiz/ without reason

mutluyum. mutlu olmak için nedenim çok ama mutlu olmak için sebebe de ihtiyacım yok. iki kere mutluyum.

i am happy. i have plenty of reasons to be happy but i don't need any reason to be happy. i am happy for twice. 

Thursday, May 31, 2012

Venedik/Venice

     Saatler geceyarısını çoktan vurmuş. Ben ve iki arkadaşım bomboş dar sokaklarda yürüyoruz, hostelimizi arıyoruz. Zaman zaman kayboluyoruz, kaybolduğumuzu da çıkmaz bir sokağa girdiğimizde ya da yolumuzu bir kanal kesince anlıyoruz.  Ama bu durum anlaşılabilir çünkü Venedik'teyiz!!!

      It has already been midnight. Me and my other two friends are walking in the empty narrow streets, searching for our hostel. Sometimes we get lost, and we understand this when we reach to a dead end or when a canal crosses our way. But it is normal because we are in Venice!!!


     Hayatım boyunca görmeyi en çok istediğim yerde olduğum için bütün geceyi yerimde zıplayarak geçirdim. (Evet, endorfin ben de zıplama etkisi yaratıyor!) Zaten yapacak başka da birşey yoktu, çünkü Venedik deyince kimsenin aklına çılgın gece hayatı gelmez. Olan birkaç bar saatler 12'yi gösterdiğinde kapanıyor. Zıplamaktan yorgun düştüğümde uyudum, ertesi sabah erkenden kalkıp Venedeki kanallarının üstünde zıplamaya devam ettim. Eğer aynı tarihlerde Venedik'te olanınız varsa ve zıplayan bir kız gördüyseniz, o bendim!
  
     Just because I was in the place that i wanted to see for all through my life, i spent all night by jumping! (yes, endorphin makes e jump!) Besides, there wasn't anything else to do because noone remembers the crazy nightlife when you say Venice. There are a few bars but they all close at midnight. When I was tired of jumping, i slept. The next day i woke up really early, and i continued jumping on the canals. If you were in Venice on the same dates with me and if you saw a girl jumping all the time, it was me!

Sunday, May 13, 2012

Mektup Arkadaşı/ Pen Friend


bir mektup arkadaşım olsun mesela. ama mantıklı biri olsun. duygusal olmasına gerek yok, duygularımı anlasın yeter. bana kendimi sorgulatsın. güzel cümleler kurabilsin, öyle cümleler olsun ki aralarında, ben etkileneyim, birkaç gün tekrar edeyim, defterlerime yazayım. bana sayfalarca yazı yazdıracak cümleler olsun. belki tanıdığım biri olmasını tercih edebilirim. çünkü bazen birilerine hissettiklerimi yazmak istiyorum. ama öyle klasik satırlar değil, en içten gelen en duygusal satırları yazmak istiyorum. karşılığında konuşma olmayacak, söz yok, ses yok! bana cevabı yazarak verecek. yazmanın dışında mektuplardan bahsetmek yok. mesela görüşsek bile, mektubunda neden öyle dedin demek yok, merak ediyorsa yeni bir mektup yazacak.



i want a pen friend. but someone logical. he doesn't need to be emotional, it is enough if he understands my emotion. he must make me question myself. he should be able to write impressive sentences that attracts me. i should repeat those sentences for days, write them to my notebooks, those sentences must make me write for pages, maybe new letters. maybe i prefer someone i know. because sometimes i want to write about my feelings to someone. but not with ordinary sentences, i want to write the most intimate and emotional lines. there won't be any dialog as response, no expression, no voice! he should write me back. we won't talk about the letters. for example, if we meet, he can't ask "why did you say so in your letter?", if he wonders he should write another letter. 

Saturday, May 12, 2012

Pisa, Siena, San Gimignano

     İtalya'nın Toscana bölgesi hem doğal güzellikleriyle hem de tarihiyle çok özel. Bu bölgenin en bilinen şehri Floransa olmakla beraber Unesco tarafından Dünya Mirası listesine alınmış farklı şehirleri de var. Örneğin Pisa, Siena, San Gimignano.

     Tuscany region of Italy, is very particular with both scenic beauties and historical places. Although the most famous city of this region is Florence, it has other different cities that are in Unesco World Heritage list, like Pisa, Siena, San Gimignano.

     Floransa tren istasyonundan Pisa'ya 7€'a bilet alabilirsiniz ama daha etkili bir gezi için turla gitmenizi öneririm. Turunuzu Floransa'da touristinfo'dan ayarlayabilirsiniz. Bu şehirlerden başka şarabıyla meşhur Chianti'ye ve başka Toscana şehirlerine düzenlenen turlara da katılabilirsiniz.

     You can buy tickets from Florence train station to Pisa for 7E but for a more efficient trip I strongly recommend you to go with a tour. You can arrange your tour from touristinfo in Florence. Also you can participate into other tours like a tour to Chianti which is famous for its wine. 

     Pisa her ne kadar Eğik Kule'yle (the Leaning Tower) meşhur olan bir şehir olsa da kulenin bulunduğu meydan The Miracle Square Unesco'nun kültür mirası listesinde. Meydanda bir Katedral, bir müze ve bir opera var. Eğik kule dahil gezmek istediğiniz binalar için bilet gerekiyor. Kuleye çıkış 15€. Katedral Pazar sabahları ayin nedeniyle ücretsiz.

     Pisa, even it is famous for the Leaning Tower, the square that the tower is founded, the Miracla Square is also in Unesco World Heritage list. On the square, there's a cathedral, a museum and an opera. You need tickets to see the buildings. The ticket for leaning tower is 15 €. The cathedral is free on Sunday mornings because of the holy mass.




      Eğik Kule'nin, ya da bizim bildiğimiz adıyla Pisa Kulesi'nin, yapımı 200 yılda tamamlanmış. İlk 3 katı yapıldıktan sonra bina eğilmeye başladığı için yapımı durdurulmuş, 100 yıl sonra inşaata devam edilmiş. Pisa şehrinde doğan Gallilei de deneylerinin bir kısmını burda gerçekleştirmiş. ( 1564 önemli bir tarih. Gallilei'nin doğum yılı olan bu tarihte, Michelangelo Roma'da vefat etmiş.) Merak etmeyin, kule yıkılmayacak, gerekli önlemler çoktan alınmış.

     It took 200 years to complete the Leaning Tower. After construction of the first three floors, the tower started to lean then the construction stopped. After 100 years construction was continued. Galilein who was born in Pisa city made some of his experiments on this tower. (1564 is a really important year. Galillei was born in 1564 in Pisa and Michelangelo passed away in Rome in the same year.) And don't worry, the tower is not going to crush down, the preventions are already done.




      Meydanın çevresinde hediyelik eşya satan tezgahlar var. Tezgahtarlar pazarlık etmeye pek de alışkın değiller. Teklifiniz karşısında şaşırıp gülebilirler. Eğik Kule'yle fotoğraf çektirmeden önce size tavsiyem çevredeki kuleyi tutuyomuş pozu veren turistlere bakın, oldukça komik manzaralarla karşılaşabilirsiniz.

     Around the square, there are markets that you can buy some souveniers. But the sellers are not used to bargaining, in the case of an offer, they can be shocked and laugh. Before having  some photos with the Leaning Tower, I advise you to have a look at the tourists that are posing as if they are holding the tower, you can see many funny things.


      Bir diğer şehir San Gimignano, benim en beğendiğim şehirlerden biri oldu. Bu şehri özel kılan ve Unesco Dünya Mirası listesine alınmasını sağlayan tarihi merkezindeki kuleler. Kuleleri sebebiyle bu şehir "kulelerin şehri", "kule ormanı" ya da "ortaçağ'ın Manhattan'ı" olarak da anılıyor. Ortaçağda 70'den fazla kule varken 14 tanesi günümüze kadar ayakta kalabilmiş.

     Another city, San Gimignano, is one of the my favorite places. What make this city speacial and to be in Unesco World Heritage list are the towers in the historical centre. Because of the towers, they call this city as "city of the towers", "forest of the towers" or "Manhattan of the middle era". 14 of the 70 towers could have reached reach to our day.








     Ancak bu şehir kulelerden başka şeyleriyle de meşhur. Mesela Vernaccia şarabı... Ve tabi ki bu şaraptan üretilmiş dondurma... Ayrıca bu şehir safranıyla da meşhur. Şaşırtıcı(!) ama şehirde safranlı dondurma görmedim. Buldukları herşeyle enfes dondurmalar üreten İtalyanlar bunu nasıl kaçırmışlar?? Belki de ben görmemişimdir...
 
     But this city is also famous for different things. Like Vernaccia wine.And of course the gelato that is made of this wine... And saffron... Surprisingly they don't have saffron gelato. How can Italians miss this? May be i miss it...

     Şehirdeki en meşhur kule "Şeytan Kulesi" olarak anılıyor, çünkü efsaneye göre kulenin inşaatı bittikten sonra boyu uzamaya devam etmiş.

    The most famous tower in the city is known as the "Devil's Tower" which is believed to lengthen after the construction.

    Bu yazıda bahsedeceğim son şehir, Siena, oldukça farklı geleneklere sahip bir yer. Binalar tuğladan yapıldığı için bütün şehir kırmızı renkte. Şehrin sembolü iki yavrusuyla birlikte bir dişi kurt, şehrin birçok yerinde dişikurt heykellerini görebilirsiniz.

     The last city that I am going to write about, Siena, is a city with different traditions. Every building in the city is made from brick so that the city is al red. The symbol of the city is a shewolf, you can see the symbol in different places.




     Siena'da 17 mahalle (contrara) var. Her mahallenin kendi sembolü, bayrağı, kilisesi ve müzesi var. Eğer Siena'da doğduysan önce mahallene, sonra Siena'ya sonra İtalya'ya aitsindir. Biraz fazla mahallelerine düşkün bu insanlar, hatta yakın zamana kadar farklı mahalleden kız almak da yasakmış.

     In Siena there are 17 neighborhoods, which are known as contrara. Each neighborhood have its own symbol, flag, church and museum. If you are born in Siena, first you are belong to your contrara, then to Siena and then to Italu. Those people are very devoted to their neighborhoods, even they couldn't get married with a person from a different contrara.

     Siena'nın en meşhur şeyi Palio olarak da bilinen at yarışları. Sene de iki kez yapılan bu at yarışlarına 10 at katılıyor. Atların kafalarında ait oldukları mahallenin sembolü oluyor. Yarışlardan önce atlar mahalle kilisesinde kutsanıyor! Kurallar bizim bildiğimiz at yarışlarından oldukça farklı. Atın başında mahalle sembolü bulunduğu sürece jokey düşse bile at yarışa devam edebiliyor. Sadece 2 dk süren bu at yarışlarının kutlamaları günler öncesinden başlayıp günler sonrasına devam ediyor. Ödül ise bir kupa, kazanan mahalle ödülü kendi müzesine koyuyor. Bu yarışlar 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde, Piazza del Campo'da yapılıyor. Bilet fiyatları 3000€'a kadar çıkabiliyor.

     The most famous thing of Siena is the horse racing called Palio. 10 horses are participated to the racings that are done twice a year. There are symbolls of the contraras that the horses are belong on head of each horse. Before the racings, the horses are blessed in the church of their contrara.! The rules are different then the horse racings that we know. The horse can continue to the racing as long as it has the symbol on his head, even if the jokey falls. Those racings last for 2 minutes but the celebrations start a couple of days earlier and end a couple of days later. The prize is a cup, the winner contrara puts the cup to its museum. Those racings are on 2 July and 16 August, at Piazza del Campo every year. The tickets can even be 3000€.


Piazza del Campo


Siena Katedrali


       Eğer imkanınız varsa ve İtalya'yı pek de bilinmeyen yerleriyle görmek istiyorsanız Toscana turu yapabilirsiniz. Toscana'da gidebildiğim ve size anlatabildiğim şehirlerden başka Dünya Mirası listesine girebilmiş başka şehirler de var, hatta Toscana bu açıdan oldukça zengin. Ama yine de ben Toscana deyince yemyeşil ovaları, sarı çiçekleri hatırlayacağım. Oldukça huzurlu bir yer Toscana.

      If you have the oppurtunity and if you want to see Italy with unknowns you can have a Tuscany trip. There are more in Tuscany then i could go and i could write about, there are other cities in World Heritage list. But still i will remember Tuscany with green prairie and yellow flowers. Tuscanny is a place with peace of mind.

Thursday, May 10, 2012

Yeni plan/A new plan

     Dünyanın birçok yerinde birçok iyi arkadaşım var. Bir kısmı beni misafir etti, şehirlerinde beni en iyi şekilde gezdirdi, bir kısmı geliyorum dediğim anda beni ağırlamaya hazır. Hepsi bir blog yazdığımı biliyor, blogum için bana kendi şehirleriyle ilgili güzel öyküler anlatıyorlar. Hepsi de "Keşke biz de ne yazdığını anlayabilseydik." diyorlar. Bu yüzden ben de bloguma hem Türkçe hem İngilizce devam etmeye karar verdim. İngilizce blog konusunda ne kadar başarılı olurum bilmiyorum ama bana bu kadar iyi davranan arkadaşlarımın hatrına denemeye karar verdim. Zaman buldukça eski yazılarımı da İngilizce'ye çeviririm.

    I have lots of friends all over the word. Some of them hosted me, guided me in their cities, some of them are ready to host me whenever i want to go. All of them know that i have a blog, they are telling different stories about their cities for my blog. And all of them say "I wish i could understand your writings." That's why i have decided to go on my blog both in English and in Turkish. I don't know if i can succed English blogging but i decided to try for my good friends. As i find some time, i will translate my older writings too.

Floransa/Florence



     Floransa ya da diğer bir deyişle rönesansın doğduğu topraklar, Avrupa'nın "aşıklar şehri" olarak nitelendirilen şehirlerinden biri değil belki ama bence bir "aşk" şehri. Çünkü bu şehire adım attığınız andan itibaren Duomo'dan Arno nehrine, Ponte Vecchio'da Piazzale Michelangelo'ya kadar içinizde duyduğunuz duygu "aşk". 

     Florence or in other words the earth that the Renaissance was born, is not one of the European cities that is called as "city of lovers" but for me it it a "city of love". Because from your first step on this city, from Duomo to River Arno, from Ponte Vecchio to Piazzale Michelangelo the feeling that you have is love. 

     Floransa için "yükte hafifi pahada ağır bir şehir" benzetmesini kullanabiliriz çünkü yüz ölçümü açısından oldukça küçük olan bu şehir görülmesi ve gezilmesi gereken müzeler, saraylar ve kiliseler açısından oldukça zengin. Bence Floransa'yı adam akıllı gezmek için en az bir hafta gerekiyor, küçük bir şehir olduğu için iki günün yeterli olduğunu söyleyen tur şirketlerine aldanmayın.

     We can call Florence as "light in the weight heavy in the price" metaphorically because it is a small city with lots of museums, palaces and churches to be seen. In my oppinion a week is needed to see all Florence, don't believe to the tour agencies that say it is a small city and two days are enough.   

     Floransa'ya ulaşır ulaşmaz yapmanız gereken ilk şey şehrin ana tren istasyonu'nun (Firenze SMN) karşısındaki turistinfo'dan bir harita almak. Zaten haritada işaretlenmiş görülmesi gereken yerler ve her birinin önünde sonsuzluğa uzanan kuyruklar bu şehre neden iki günün yetmeyeceğini size açıklayacaktır. Haritayı aldıktan sonra hazır istasyona kadar gitmişken Basilica di Santa Maria Novella ve Museo di Santa Maria Novella'yı gezebilirsiniz.

     The first thing that you have to do when you reach to Florence is taking a city map from the touristinfo just across to the main train station of the city. (Firenze SMN) Just after you see the places to be seen on your map and the long lines that in front of each you will understand why two days are not enough. After you take the map you can go to Basilica di Santa Maria Novella and Museo di Santa Maria Novella across to station.

     Tabi ki Floransa ve katedral denilince akla ilk gelen Cattedrale di Santa Maria del Flore'dir. Piazza Duomo'da bulunan bu katedral dışardan o kadar etkileyici gözüküyor ki... Saat 10.00-17.00 arasında gezebilceğiniz bu katedrale girebilmek için yüzlerce kişiden oluşan kuyruğu beklemeniz gerekiyor. Katedrale dışardan bakınca ve dışardan daha az görkemli gözüken ama içi çok şatafatlı olan katedralleri hatırladıkça "Bu katedralin içi nasıldır acaba?" diyor insan, ama belirtmeliyim ki katedralin içi o kadar da şatafatlı değil, nispeten sade bir güzelliği var. Katedrale giriş ücretsiz ancak kuleye çıkmak için tekrar uzunca bir kuyruk beklemeniz ve ücret ödemeniz gerekiyor.

     Of course when you say Florence and cathedral the first place that should be reminded is Cattedrale di Santa Maria del Flore. The cathedral which is at Piazza Duomo seems so splendid. You have to wait a line of hundreds of people to visit this cathedral. Cathedral is open between 10.00-17.00. When i looked to the cathedral from outside and remembered about the other cathedrals that look less splendid from the outside but magnificent from the inside i wondered "How is this cathedral from the inside?" but i should say it is not that splendid from the inside, it has a plain beauty. Entrance is free but for climbing to the tower you should wait another long line and you should pay.

Cattedrale di Santa Maria del Flore      

      Floransa'nın en önemli iki müzesi olan Galleria dell'Academia'nın ve Galleria degli Uffizi'nin önündeki kuyrukları tahmin bile edemezsiniz. Ama üzülmeyin size bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber bu müzeleri gezmek için internetten bilet alabilir, sıra beklemeden içeri girebilirsiniz, kötü haber internetten alınan biletler normal biletin iki katından daha pahalı.

     You can't imagine about the lines in front of the two most important museums of Florence, Galleria dell'Academia'nın and Galleria degli Uffizi. But i have one good and one bad news. The good news is that you can buy online tickets to see these museums and you can go in without waiting the line, the bad news the online tickets are two times more expensive than the normal tickets.

Galleria degli Uffizi

     Ve gelelim Medici ailesine... Medici ailesi bankacılık sisteminin kaşifi olan Floransalı aile. Haliyle oldukça zengin olmuşlar, her zengin insan gibi paralarını harcayacak bir yer ararken sanata merak salmışlar. Nasıl insanlardı bilemiyorum ama başta Avrupa olmak üzere bence bütün Dünya olarak bu adamlara borçlu olduğumuz, bankacılık sisteminden daha önemli birşey var: Rönesans. Rönesans'ın kelime anlamı "yeniden doğum", Roma imparatorluğuyla birlikte kaybedilen sanatın ve bilimin yeniden doğumu... Eğer siz de benim gibi Avrupa'yı değiştiren bu aile nasıl bir hayat yaşıyordu diyorsanız Palazzo Medici Riccardi'yi ve Capella Medicee'yi gezebilirsiniz. Vatikan'ı Vatikan yapan sanat eserlerinin Medici ailesinin gönderdiği sanatçılar tarafından yapıldığını düşünerek, en az Vatikan kadar şaşaalı yerler görmeyi bekliyordum ama gösterişli olsa da nispeten daha sade yapılarla karşılaştım.

     And the Medici Family.... Medici Family is the inventor of bank system that we use today so they became so rich that like every rich family they started looking for things to spend their money and they were interested in art. I don't know what kind of people were they but all europe and as all world we owe this family something more important than bank system: the  Renaissance. The meaning of the word renaissance is rebirth, rebirth of the art and the science that was lost with the Roman Empire. If you wonder how the family that changed whole Europe was living, you can visit Palazzo Medici Riccardi and Capella Medicee. If you think the artpieces that make Vatican that splendid are made by the artists that are sent by Medici family to Vatican, you can expect to see a place as splendid as Vatican, but i found some builds magnificent in a plainer way.



     Floransa'da beni en çok etkileyen yer Piazzale Michalengeolo oldu. Gün batışını izleyebileceğiniz bu tepeye istasyondan bineceğiniz 13 numaralı otobüs sizi götürür ama tavsiyem yürüyerek gitmenizdir. Merdivenlerin üzerinde oturarak Floransa'ya yukardan bakabilir, meydandaki müzisyenlerle mest olabilir, içinizde tekrar "aşk"ı hissedebilirsiniz. Hayatımda yaşadığım en güzel akşamlardan birini yaşadım bu meydanda. Ortamdaki bu güzelliği yaşamaya gelmiş arkadaş grupları, bir şişe şarap, güzel müzik ve Floransa eşliğinde romantizm yapan çiftler, gitar çalıp şarkı söyleyen sarışın bayan... Herşey bu ortamı mükemmel yapıyordu.

     Piazzale Michalengelo over a hill is the place that i have mostly affeted by. You can go to the hill where you can watch sunset by the bus number 13 that you can take from the station but i recommend you to walk. You can sit on the stairs and watch Florence, affected by the musicians at the square, you can feel "love" again. I lived one of the most amazing nights i have ever had there. Friends that come to live this beauty, couples that want to live the romance with a nice music, a bottle of wine and Florence and the blonde guitarist lady... Everything makes this square better.

Tepenin manzarası 

     Bu meydana yakın Chiesa di San Miniato al Monte kilisesi ve kilisenin mezarlığı görülmeye değer. Kilisenin mezarlığında önemli aileler yatıyor, Vespuci ailesi de bunlara dahil. Her mezarda, o mezarın sahibine ithaf edilmiş ve o kişiyle ilgili simgelerin olduğu heykeller var. (Sahi Americo Vespuci'nin Floransalı olduğunu ve Amerika gibi Venezuela'ya da adını verdiğini biliyor muydunuz? Mektuplarında Venezuela sahil şeridindeki evleri Venedik'e benzettiği için bu ülkeye küçük Venedik anlamına gelen Venezuela adı verilmiş.)

   
     Chiesa di San Miniato al Monte is a church that close to this square and the cemetery of the church worths to see. Important families rest there, including the Vespuci Family. On every grave there is a monument that is dedicated to and have some symbols about the person rests there. (By the way did you know that Americo Vespuci was from Florence and also he also named Venezuela. In his letters he said that the houses by the coast of Venezuela look like Venice, this country was named as Venezuela which means small Venice.)




     Bir de tabi ki Ponte Vecchio, yani eski köprü. Bu köprünün önemi 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından harap edilmeyen tek köprü olması. Derler ki bir gün Hitler ve Mussolini bu köprünün üzerinde yürüken, Hitler Alman askerlerinden birini çağırır ve bu köprüye zarar verilmemesini emreder, bu sayede köprü sağlam kalır.

     And there's Ponte Vecchio, which means old bridge. The importance of this bridge is that it is the only bridge that wasn't buried by Germans. It's been told that one day Hitler and Mussolini was walking on this bridge and Hitler called a German soldier and commanded not to bury this bridge and so that the bridge stays safe.


                                     
                                                 Ponte Vecchio


          
Ponte Vecchio'da müzisyenler



      Floransa birçok sanatçıya can verdiği gibi bir de Pinokyo'ya can vermiş. Bartolucci mağazalarını, birşey almasanız da mutlaka gezin. Pinokyo maketleriyle fotoğraf çektirin.

     As Florence gave birth to lots of artists it also gave birth to Pinocchio. See Bartolucci squares even if you don't buy anything, have photos with pinocchio models.






     Floransa'daki Bar Vivoli dünyanın en iyi dondurmasının yapıldığı yer olarak anılıyor. Ama İtalya'nın her şehrinde bir tane "dünyanın en iyi dondurmacısı" olduğu için bu sizi pek heycanlandırmasın. Dondurması güzel mi? İtalya'da kötü dondurma deneyimim pek olmadı ki zaten... Onun dışında Bar Pontevecchio'da İtalya'da yediğim en güzel straciatellayı (parça çikolatalı kaymaklı dondurma) yediğimi söylemeliyim. Pizzacılar konusundaysa o kadar başarılı bulmadım Floransa'yı, dikkat edin de İtalyan pizzası yerine dondurulmuş pizza yedirmesinler size. Konaklama için size kendi hostelimi öneririm, şehrin tam göbeğinde, Hostel Youth Florence'de kaldım.

     Bar Vivoli is known as the bar with the best gelato in the world but don't get excited that quickly, every italian city has a bar with the "best gelato in the world." And i haven't had so many bad ice cream experience in Italy. On the other hand Bar Pntevecchio has the best straciatella that i had in Italy. But Florence is not so successful about pizzerias. Be careful otherwise they can serve you frozen pizza instead of italian pizza. For accomodation i can suggest you my hostel, in the middle of the city, Hostel Youth Florence.
 
     Birçok kişi benimle aynı fikirde olmasa da Floransa benim İtalya'daki en sevdiğim şehir. İtalya'ya yolu düşenlerin mutlaka görmesi, hatta uzun süre kalma imkanı olanların bu fırsatı geri çevirmemesini öneririm. Ben Floransa'yı aşk olarak hatırlayacağım, umarım bu şehir bana hissettirdiği güzel duygular konusunda size de cömert davranır.

     Although lots of people disagree with me, Florence is my favorite city in Italy. If you come to Italy, you should see and if you have the oppurtunity to stay longer, take this oppurtunity. I will remember Florence as "love", and i hope this city will be generous to you about the feelings that it made me feel. 

     

Tuesday, April 24, 2012

Hainburg an der Dunau -Avusturya

    Avusturya... Uçaktan bakınca tarlalar görülüyor. Sürülmüş tarlalar, yeşilin, kahverenginin ve morun bütün tonları inceli kalınlı çizgiler halinde yan yana, çizgili bir halı gibi. Halının üstüne serpiştirilmiş küçük şehirler var. Bu şehircikler o kadar küçük ki... Arada bir göl... Tarlaların üstünde rüzgar gülleri...
 
     Hainburg, Bratislava'dan otobüsle 20 dakika uzaklıkta bir Avusturya şehri. Slovak devlet otobüsleri gidiyor bu şehre, çünkü birçok Slovak Hainburg'da oturuyor. Bratislava'da ana otobüs durağından kalkan 901 numaralı otobüs Hainburg'a gidiyor. Gidiş-dönüş bileti 2.90€. Bu şehirde Slovak nüfus o kadar fazla ki, bazı tabelalar Slovakça da yazılmış.

Bratislava









Bu yazıyı bu şarkı eşliğinde okuyun.
Bratislava-Beirut






"Bratislava uçağında yalnız, biraz da ne yapacağını, nelerle karşılaşacağını bilemez bir halde oturuyorum. Kulağımda çalan Beirut-Bratislava, bu anı kendim için ölümsüzleştirmeye, efsaneleştirmeye, biraz da ruhsallaştırmaya çalışıyorum. Daha önce çok defa kendi başıma yolculuk yaptım. Ama ilk defa dilini bilmediğim bir ülkeden dilini bilmediğim başka bir ülkeye gidiyorum. Uçak havalanırken, Roma maketten bir şehri andırırken, hissettiğim şey: özgürlük! İlk defa özgürlüğün bu kadar ucuna geldim,belki de ilk defa ayağımı özgürlüğün tehlikeyle arasına çizdiği sınırın biraz ötesine uzatıyorum. Heyecanlıyım. Birden aklıma düşen şey: Şu an bağlı olduğum ya da ait olduğum hiçbir şey yok. Bu beni daha da heycanlandırıyor, biraz da dinlendiriyor. Sonra hatırlıyorum ki istediğim an dönebileceğim evlerim var, dünyanın çeşitli yerlerinde. Beni ağırlayacak sevdiklerim var. Sevdiklerim... Onları ne kadar çok seviyorum."

20.04.2012
Bratislava uçağı

Monday, April 16, 2012

Şehirler

     Her şehrin farklı bir duygusu vardır. Farklı hikayeleri, farklı tarihleri, farklı iklimleri farklı hisler verir o şehirlere, o şehirlerde yaşayan insanlara. O şehirleri ziyaret edenler de etkilenir şehirlerden. Her şehir farklı bir gizemi çözdürür insana, kendisiyle ilgili ya da dünyayla ilgili. Bu yüzden seyahat etmeyi seviyorum. Kendimi tanımak için, gizemlerimi çözmek için, kendi kendime sorup durduğum, cevaplayamadığım soruları farklı şehirlerde, tanımadığım sokaklarda cevaplayabileceğimi bildiğim için, bunu önceden deneyimlediğim için. Alışık olmadığım sokakların bana alışık olmadığım duyguları yaşatacağını biliyorum. Bunu seviyorum. Her çözülen gizemden sonra değişiyorum, gördüğüm rüyalardan söylediğim sözlere kadar değişiyorum, kalbim farklı atıyor, dünyayı farklı görüyorum. Bu değişimi seviyorum. Beni değiştirecek, geliştirecek yeni insanlar, yeni yerler görmeyi seviyorum.
     İşte böyle, bu yüzden seyahat ediyorum ben. "Yeter kızım, amma gezdin sen de" diyorsunuz ya bazen, işte ben kendimi arıyorum. Yanlış anlamayın, kendimi sadece kendi içimde bulabileceğimi biliyorum, zaten kendi içimde arıyorum, ama yeni yerlerin verdiği ilhamlar bunu kolaylaştırıyor. Olmaz ya, bir gün "kendimle ilgili herşeyi" çözersem seyahat etmeyi bırakırım ve bana bunu söyletebilen şehre yerleşirim.
   
   

Thursday, April 12, 2012

Bazı İtalyan deyimleri

Fumare come un Turco: Türk gibi sigara içmek. İtalyanlar bunu çok sigara içenlere söylüyorlar. Yanımızda sigara yakan her İtalyan bize bu deyimden bahsediyor. Bence çok ironik, bu deyimi kendi adıma İtalyan gibi sigara içmek olarak değiştirmek istiyorum. Çünkü adamlar tam anlamıyla tütüyorlar. 7'den 70'e herkes ya sigara içiyor ya tütün sarıyor. Kapalı alanlarda sigara içme yasağı da pek işlemiyor. Hatta böyle bir yasak olduğundan bile emin değilim. Sadece AB ülkesi ya, kesin vardır diyorum. Vergi dairesinde amcamın biri karşımda fosur fosur sigara içtiğinde çok şaşırmıştım, ama artık İtalyanlara alıştım.

Cose Turche: Türk şeyleri yapmak. İtalyanlar karşılarındaki kişinin değişik davrandığını düşündüklerinde bu terimi kullanıyorlar. Değişik derken ne kastediyorlar ben de çok emin değilim! Ama çok eğlendiğimiz bir anda İtalyan bir arkadaşımız başka bir arkadaşına telefonda "İki Türk kızla Türk işi yapıyoruz." dedi. Mesela sabah kahvaltısında peynir yerseniz de bu deyimi duyabilirsiniz, çünkü italyanlar kahvaltıda sadece ve sadece tatlı yiyorlar! İşte böyle..

Mamma li Turchi: Annecim Türkler! İtalyanlar korktukları zaman bu deyimi kullanıyorlar. Tarihin günümüze yansıması olsa gerek.


Capri, Yeryüzündeki Cennet

     Hep istediğim birşeydi Capri adasını görmek. Ama ben sabah gidip akşam döneceğim bir günlük bir tur düşünürken, Paskalya tatilimizin kurtarıcısı Davide "Paskalya'yı Capri'deki yazlığımda geçirmeye ne dersiniz?" dedi. Biz de böylece cennet ada Capri'de 3 gece 4 gün konaklama ücreti vermeden kaldık. Gecelik konaklama ücretleri için 200€ civarı rakamların döndüğünü düşünürsek, oldukça şanslıyız. Cennet ada Capri'de 4 Fransız, 3 İtalyan, 2 Türk aynı evde kaldık ve çok eğlendik. Şunu belirtmeliyim ki Capri oldukça pahalı bir ada. Lüks markalardan bahsetmiyorum, yaşam çok pahalı.
     Capri'ye ulaşım Napoli'den ve Sorrento'dan feribotlarla ve hidrofoyllerle sağlanıyor. Araç türüne göre fiyat da değişiyor. Hidrofoyller daha hızlı olmakla beraber daha pahalı. Feribot saatlerini ve fiyatlarını internetten kontrol etmekte yarar var. Feribottan indikten sonra fünikülere binip adanın merkezi olan Piazza Umberto I'ya ulaşabilirsiniz, bu meydana Piazza deseniz de yeter, herkes ordan bahsettiğinizi anlar.



Monday, April 2, 2012

Home Party!!!

     Ne haftasonuydu ama...
     Çok şirin bir evimiz olduğundan bahsetmiştim size. Ama bu şirin eve bu haftasonuna kadar kimseyi davet etmemiştik. Sonra, cuma günü gelen bir ilhamla, cumartesi günü bir ev partisi yapmaya karar verdik. Ulaşabildiğimiz tüm arkadaşlarımıza ulaştık, evi tarif ettik, saat 22.00'da bizde olun, siz kendi içeceğinizi getirin atıştırmalıklar bizden dedik. Ama bir rakibimiz vardı: Başka bir mekandaki Erasmus Partisi. O partiye gitmek isteyen arkadaşlarımıza da "Önce bize gelirsiniz, ordan partiye geçersiniz." dedik ve sonuç olarak davet ettiğimiz herkes geldi. Toplamda 20 Türk 1 İtalyan (Davide) küçük şirin evimizdeydik. Sandalyeler, kanepeler yetmedi, yastıklar yerlere atıldı, hatta merdivene bile oturduk.
     Gelenler evimizi çok beğendi. Hatta kalabalıktan bir ses "Napoli'deki en şirin evi bulmayı nasıl başardınız?" dedi, ama kim olduğunu çıkaramadım. :) Hazırladığımız kanepeleri görenler "Kızlar siz ne yapmışsınız?" dedi. Herkes çok eğlendi, herkes çok memnun kaldı. En çok memnun olanlarsa bizldik herhalde. Hatta bir ara diğer partiye gitmek isteyen arkadaşlar arasında "Abi burda ortam iyi ya, muhabbet ediyoruz işte, oraya sonra gideriz." şeklinde konuşmalar bile geçti.
     Saat 2.30-3.00'a kadar bizim evdeydik, bir yandan da acaba komşularımız ne kadar tahammül gösterecekler diye düşünüyorduk ama kimse uyarmaya bile gelmedi. Daha sonra tüm gün yapılan temizlik ve hazırlık yorgunluğunun üstüne, biraz da misafirlerin gazıyla evden çıktık ve diğer partiye dans etmeye gittik. Ama bizim partimizin yanında oldukça sönüktü. :P
        Napoli'nin en şirin evinde yapılmış Napoli'nin en keyifli partisiydi. Çok güzel insanlarla çok güzel vakit geçirdik. Gelen herkese, geldiği için bu keyifli akşamı daha da güzelleştirdiği için teşekkürler.



 

Saturday, March 31, 2012

Pan di Stelle


   



      Pan di Stelle, yeni aşkım. Yemeye doyamadığım İtalyan kurabiyeleri. 10 tanesi artı bir fincan çay genellikle benim akşam yemeğimi oluşturuyor. Canım tatlı istediğim anda, hemen saldırıyorum bu kurabiyelere. Sütle de çayla da çok enfes oluyorlar. İtalya'ya yolunuz düşerse herhangi bir süpermarketten alabileceğiniz bu kurabiyeleri mutlaka deneyin.

Wednesday, March 28, 2012

İyi ki doğdun Didem



     Bu fotoğrafta karşımda gördüğünüz güzel kız Didem. (kırmızı ayakkabılı olan.:) ) Ve bugün de onun doğum günü. Lady Gaga ile aynı günde doğmuş yani. Çok tatlıdır Didem. Ben Didem'i çok seviyorum. 
İyi ki doğmuş ve iyi ki Napoli'ye gelmiş, Liege'e gitmemiş. Burda hep beraber eğleniyoruz, zıplıyoruz, gün batımını izlerken yemek yiyoruz, o bana İtalyanca çalıştırıyor.
Nice mutlu yıllara Didem.En iyileri hep senin olsun.

Monday, March 26, 2012

Beirut 'Postcards From Italy'




Bu şarkıyı Didem dinletti bana. Çok güzel çok eğlenceli.
Dinledim ve çok sevdim.
Siz de dinleyin siz de sevin. :)

Saturday, March 24, 2012

3 Türk 3 Alman birgün...

     Erasmus ilklerimi yaşayacağım bir deneyim olacak dedim hep kendi kendime ve dün de bir ilkimi yaşadım. İlk defa couchsurfer ağırladık!
     Couchsurfingi duymuşsunuzdur ya da şimdi duyun. www.couchsurfing.com adresinden, sizi evinde ağırlayacak kişiler buluyorsunuz. Hem gezerken mümkün olduğunca az para harcamış oluyorsunuz hem de yeni insanlarla tanışıyorsunuz. Biz de Avrupa'yı gezerken couchsurfing yapmak istediğimiz için evimizi insanlara açtık.
     Neyse bilgilendirme amaçlı kısa bir girizgahdan sonra gelelim bizim deneyimimize. 3 Alman kız geldi, evimizde kaldı. İki kişilik evinizde zaten 3 kişi kalıyorken gelen 3 kişiyi nasıl ağırladınız diye sormayın, gelenlerin uyku tulumu olduktan sonra 15 kişi bile ağırlarız. Ama biz ne yaptık, üst kattaki iki kişilik yatakta üçümüz yattık, alman kızlar alt katta kaldılar. İkisi benim yatağımı paylaştılar, biri de kanepenin yastıklarından kendine yer yatağı yaptı. 
     Gece 9'da evimize gelmeleri konusunda anlaşmıştık. Ancak geciktiler, aradık açmadılar biz de acaba başlarına birşey mi geldi ya da gelmekten vaz mı geçtiler diye düşünürken telefon geldi. Napoli'nin kötü şanı konuşmuştu, kızlardan biri herşeyini çaldırmıştı ve karakoldalardı.  Daha sonra polislerden kendilerini bizim eve bırakmalarını rica etmişler. Saat 10'a doğru geldiler. Anina, Anna ve Dana... Herşeyini çaldıran kız, yani Anina, bu konuda deneyimliymiş. Barcelona'da ve İstanbul'da da soyulmuş. Ama daha önce sadece cüzdanını çaldırmış hep, ilk defa herşeyini çaldırmış. Herşey derken cüzdanı ve kimliği, iPod'u ve bir hafta önce aldığı macbook air'dan bahsediyorum. Evet kızın çantasıyla beraber herşeyi gitmişti ama bize aldıkları hediye duruyordu. Kocaman fındıklı ritter çikolata... Off düşününce ağzım sulandı yine...  
    Anina herşeyini çaldıran biri için çok soğukkanlıydı. Ben olsam kendimi yerden yere atar, zırıl zırıl ağlardım. Kız üzgündü ama yaptığı espirilerle hepimizi güldürüyordu.
     Biz kızları beklerken çok heycanlıydık, çünkü hiç tanımadığımız üç insan gelecekti ve biz onların hikayelerini öğrenecektik. Yaşanan kötü olay nedeniyle hikaye anlatma faslı polisiye başladı. Ben de yazın Malta'da çaldırdığım iPad'imi anlattım. Bıçakla tehdit edilme, soyulduktan beş dakika sonra kimliğin iade edilmesi, polisin hemen olayın ardından gelmesi konulu hikayeler bittikten sonra İtalya'ya neden geldiklerini sordum. Biz de bir gece kaldıktan sonra Amalfi'de bir köye gideceklermiş, bir hafta kalacaklarmış ve burda ödev yazacaklarmış. Amalfi ne alaka dedim ve aldığım cevabı çok sevdim. Birlikte güzel bir yerde güzel vakit geçirirken ödev yapmak için gelmişler. Cevap cümlesini değil ama cevabın mantığını ve kızların özgürlüklerini çok sevdim. 
     İşte böyle bir gece geçirdik, sabaha kızlar erkenden kalkıp gittiler. Önce karakola ardından Amalfi'ye... Biz de gelen yeni teklifleri değerlendiriyoruz, her gelen çikolatasıyla geliyorsa böyle hergün gelsin birileri. 

Wednesday, March 21, 2012

Gay-Odin: Canı çikolata çekenlere




     Bu dükkandan size daha önce bahsetmiştim. Davide bizi gezdirirken bu dükkanın en lezzetli çikolataları yapan yer olduğunu söylemişti ve eklemişti "Napoli'deki değil, dünyadaki en güzel çikolatalar." Ben de daha fazla dayanamadım ve kendimi bu çikolata cennetine attım.



Dükkana girince, biraz hayal kırıklığına uğradım doğrusu. Çünkü zihnimde çikolata şelaleleri, çikolata havuzları, çikolata banyoları, çikolatadan insanlar falan hayal etmiştim. Ama tüm bunlar yerine bildiğimiz çikolatayla karşılaştım. Renk renk, boy boy çikolatalar.
                                               


   

    Ama paskalya çikolatalarının hakkını vermeliyim. Tadını bilmiyorum ama al, vitrinine koy, o derece tatlılar yani.

     Canım bunlardan hiçbirini almak istemeyince, ben de kendimi dondurmaya verdim.




     Mekan çok meşhur, e fiyatlar da doğal olarak ortalamanın biraz üstünde. 2 top dondurma 2.5€. Dışarda 1.5-2€ arasında değişiyor. Neli yesem diye seçemedim bir türlü, ben de en lezzetlisinden 2 top verin dedim. Dondurmacı çikolatalı -ama ne tür çikolata inanın bilmiyorum- ve fıstıklı 2 top dondurma koydu, üstüne krema sıktı, dondurmayı süsledi ve verdi. Yediğim diğer dondurmalardan kat be kat daha güzel gözüküyordu ama diğer dondurmalardan daha lezzetliydi diyemem. Burda bütün dondurmalar çok güzel. Ama bazen bazı italyanlar görüyorum, algida yiyorlar, anlamıyorum. "Senin böyle dondurmaların varken neden soğutulmuş krema yiyorsun be kardeşim?" demek istiyorum ama demiyorum. Neyse yediğin dondurma neye benziyordu derseniz, işte bu derim:


     Tam dondurmamın fotoğrafını çekiyordum ki, yanımdan geçen ve benim Türk olduğumu anlamayan iki Türk bana bakıp "Oha dondurmanın bile fotoğrafını çekiyor kız." dediler. Diyecek birşey bulamadım, ben de dönüp tip tip baktım. Evet kardeşim çekiyorum dondurmanın fotoğrafını, sanki her gün mü yiyoruz böylesini. Siz de kınamayın beni.:)

Monday, March 19, 2012

Babalar gününüz kutlu olsun

Happy St. Giuseppe's Day!
festa del papa

     Bugün burda babalar günü. Şaşırmayın babalar günü dünyanın her yerinde farklı tarihlerde kutlanıyormuş. Ama burda babalar gününe özel bir tatlı var! Zeppola!! Profiterol gibi... Bu ay boyunca her yerde satılıyorlardı ama bugünden sonra her yerde bulamayacağımızı öğrendik ve üzüldük çünkü çok lezzetliler. Bir de zeppolini var, zeppolanın küçüğü. zeppolacık gibi...
     Bu tatlıyı yedikten sonra İtalya'da baba olmak varmış dedim.
     Babacım, seni çok seviyorum. İyi ki benim babamsın. 
   


Friday, March 16, 2012

Trattoria Nennella

 

     Önceki yazılarımın birinde size bu lokantadan bahsetmiştim. O gün çok sıra olduğu için girememiştik buraya. Ama dün o kadar mükemmel bir zamanda gittikti, lokanta açılmadan 2 dakika önce, henüz kimse yokken.
     Bize burdaki garsonların kabalığıyla meşhur insanlar olduğu söylenmişti. Ama sahibi o kadar tatlı ki garsonlar napolice ne derse desin lokantanın sahibi ingilizce çok kibardı. Menüyü anlayamadık ve adam bize herşeyi tek tek açıkladı.



     Makarna yedik. Spagetti Napolitan diye birşeyin olmayışı beni derinden üzmüş olsa da menüdeki spagetti pomodoronın(domatesli makarna) bizim bildiğimiz Spagetti Napolitan olduğunu düşündüm. Hazal ıspanaklı, ricottalı, kremalı midye kabuğu şeklinde enfes bir makarna istedi. Makarnasının üstüne ekstra parmesan isteyince garson italyanca ya da napolice birşeyler söyledi, lokantadaki herkes güldü!!! Ne dediyse artık.

     Biz de Didem'le karidesli spagetti istedik. Sonuç: Spagetti üzerine konulmuş bir böcek oldu. Didem nasıl açacağını bilemeyince lokantanın sahibinden onun için açmasını rica etti. Adam yeni bir tabak, yeni çatal bıçaklarla geldi, şarkı söyleye söyleye, bir ameliyat yaparmışçasına ince çalışarak karidesi açtı. Ben kendi karidesimi açmayı başarabilmiştim, kabuklarını yeni gelen tabağa koymak istedim. O arada adam karidesimin kafasını bir çatalı ve bir kaşığı maşa gibi kullanarak aldı ve bana "hadi em" dedi. Karidesin kafasını gövdesinden ayırdığım taraftan karidesin beynini emdim. Lezzetli miydi? Evet. İlginç miydi? Evet.
     Biz giderken çok çekinmiştik bize nasıl davranırlar diye ama sakın siz çekinmeyin. Lokantanın sahibi çok içten davranıyor, çok tatlı. Zaten diğer garsonların ne dediğini anlamıyorsunuz, rahat olun.




     Lokantaya gelen herkes adını bilmediğim ama güveçte ahtapot olarak tanımlayabileceğim kötü görünen birşey yiyordu ama bu kadar insan yediğine göre baya lezzetli olsa gerek dedik.
     Makarnanın tabağı 5€. Eğer menü isterseniz menüdeki her kategoriden bir yemek istiyorsunuz ve 12€ ödüyorsunuz. İçecekler de dahil bu fiyata. Midesine güvenen gelsin. Yemekten sonra meyve ve yemek esnasında bir büyük şişe maden suyu ikram ediyorlar. Ama bunlar bize özel ikramlar mıydı yoksa herkese yapılan ikramlar mı bilemiyoruz.
     Bu mekanı sevdim. Biz yediklerimizden memnun kaldık. Şefin söylediğine göre domatesli makarna da çok lezzetliymiş. Makarnayı domates sosundan yapmıyorlar, taze domatesten yapıyorlar. Restoranın mutfağı da ziyarete açık. Adamlar temziliklerine bu kadar güveniyorlar yani. Biz mutfağa girdiğimizde tüm garsonlar domatesli makarna yiyorlardı. Bize de önerdiler. Oldukça lezzetli görünüyordu.
     Son bir not. Masaya ekmek de servis ediyorlar ama bu makarnayla beraber ekmek yemek için değil, tabakta kalan sosu sıyırmak için. Aklınızda bulunsun:)